• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

Edebiyat Gazetesi

Haftalık Kültür Sanat Haber Gazetesi

Leyle Şerif Emin'le Söyleşi

Üsküp aşığı şair Leyla Şerif Emin'le edebiyat Gazetesi adına yazarlarımızdan Hilal Kutlu'nun yaptığı söyleşiyi okuyacaksınız:

  • Sizi yazmaya iten sebep neydi? Çocukluğunuz da şiir ile ilişkiniz nasıldı?

Çocukluk çok önemli bir dönem ve aynı zamanda insanın geleceğine dair temellerin atıldığı bir zaman dilimi. Ben çocukluğumu çok iyi ve net hatırlıyorum. Belki bu herkeste farklıdır, insan hatırlarında ne kadar geri gidebilir, neleri hatırlar bu herkeste değişebilir belki. Ben abartmış olmayayım ama gözümde canlanan bazı resimleri düşündüğüm zaman bir buçuk yaşıma kadar gidebiliyorum. Üzerimdeki elbiseleri hatırlıyorum ve o elbiseli resimlere bakınca yaşımın epey küçük olduğunu görüyorum.  Bu sadece bir resim olmuyor, annemi, eve gelen misafirleri, ilk patlayan kırmızı balonumu, hatta odada patlayan balona o kadar üzülmüştüm ki tavanı aşıp geçtiğini sanmıştım. Bu nedenle de mahallemi, çocuk oyunlarımızı, ilk kart topu oyununu, yeni aldığım yıldızlı çizmelerimi, ananeme giderken bir kış günü kızakta ben ve kızağı çeken babam ve annemi, orada sürdüğüm o keyfi vs ... Bu gibi hatıralar çocukluğumun şiir ile bir bağlantısı olmayabilir belki ama bu duygular şiirin ta kendisi benim için. Elbette ki ilk ezberlediğim şiirler, ana okulunda çizdiğim resimler, okuldaki ilk günüm ve o heyecan benim ruhumu besleyen ve beni aslında doğduğum şehire bağlayan ve bu şehire şiir yazmama neden olan bir ilham kaynağı. İlk yazdığım şiirleri bir deftere yazmışım, o defterimi de geçenlerde buldum, üzerine “şiir defterim” yazmışım. Okuduğum zaman çok duygulandım, mesela 1991 yılında “Barış Olsun” diye bir şiir yazmışım. 1992 yılında “Neden Baba” yine bir savaş şiiri, yine aynı yılda “Ah Bosna” diye başka bir şiir. O zaman bu savaşlar ve gözümüzün önünde dağılan kocaman bir devlet vardı. Biz Yugoslavya sınırları içindeydik, hatta piyoner yemini etmiştik 7 yaşında, kural öyleydi. Her ilkokula başlayan çocuk bayrağın altndan geçip ant içecekti. Başımızda mavi ve önde yıldızı olan bir kasket, boyunumuzda kırmızı üçgen fular. Böyle başlayan bir çocukluktan sonra dağılan ülkeler ve bir korku. İnsan çocuk da olsa ister istemez bu konunun içinde buluyor kendini. Özellikle kardeşlik türkülerin hepsi yalan olmuştu bir anda. Böyle bir çocuklukta şiir toplumsal oluveriyor hemen.

Leyla Şerif Emin üsküp

  • Şair, şiir yazmak için illa ilham perisinin gelmesini mi bekler yoksa işin profesyonelliği gereği kalemi eline alıp bir anda yazar ve bitirir mi?

 

Şiirde hiç profesyonel olamadım, olamam da belki. Şiirde profesyonellik var mıdır hatta bilmiyorum. Yani sırf yazmak için elbette ki oturur yazarsın, kafiyeli olur, güzel cümleler kullanırsın, ama o şiir insanın ruhunu doyurur mu, öylesine şiir olur. Ben şiir yazmıyorum, şiir kendi gelince yazdırıyor kendini bana.  Ama deneme yazdığım zaman olay biraz daha farklı. Şiirden çok denemelerim var bu yüzden.  Ruh bazen biriktirir bazı şeyleri, yazan insan için bu çok farklı bir duygu. Yazmasa içinde bir şeyler kopacakmış gibi hisseder, yazmasa ruhunda bir yara kabuk tutacak ve hiç kanamayacak sanır, şiir aslında o yaranın kanaması bana göre. Ruhundaki yara kapanırsa ilhamın yolu bulamaz. Bu nedenle şiir olsun veya olmasın devamlı yazmak zorundasın ve yarayı hep taze tutmak zorundasın. Aslında duygusal insanlar için bu kolay, herşey yüreğine dokununca ruhun zaten bir yerden sonra seni yazmaya teşvik ediyor. Bir ressam bunu rekler ile dışarıya atıyor, bir heykeltıraş kendini  sanatına veriyor, bir müzisyen ritmini yakalamaya çalışıyor. Bunlar birbiri ile bağlı şeyler. Belki de insanın ruhunu diri tutan şeyler. İnsanın mesleği ne olursa olsun bir sanat dalına da eğilimi olmalı. Hayat zaten stresli, insanlığımız zaten sorgulanıyor her geçen gün. İlhamı yakalmak için gözünü ve gönlünü açık tutman gerekiyor. Onun ruhuna işlemesi için korkusuz olman gerekiyor. Duygusal insanlar bence dünyadaki en cesur insanlardır, kırılgan gibi görünseler de, çünkü kapalı kapılar ardında yaşamak istemiyorlar. Şiirin duygu ile bağı önemli. O duygu geldiğinde şiir oluyor. Duyguyu çağırmak deneme oluyor.  En azından bende öyle...

Leyla Şerif Emin bir üsküp masalı

  • Gönlünüzde ayrı bir yere sahip olan bir şair ve onun en çok beğendiğiniz dizesini bizimle paylaşır mısınız?

 

O kadar çok şiir var ki, daha doğrusu Şair bir milletiz, ve bence şiir dilimize çok yakışıyor. Ama tabi eğer bir şair ismi vermem gerekiyorsa kesinlikle Yahya Kemal Beyatlı derim. Onunla aynı şehirde ve aynı mahallede doğmuş olmak da ayrı bir gurur vesilesi. Hatırlarını okumak bile bana şiir gibi geliyor. Birçok şiiri ezberimde, hatta Süleyaniye’de Bayram Sabahı bile ezberimde. Ama bir dize yazmam gerekiyorsa o da şu olurdu herhalde... “Kalbimde bir hayâli kalıp kaybolan şehir! Ayrılmanın bıraktığı hicran derindedir! Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene, Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene.”

Leyla Şerif Emin

  • İlk kitabınızı kim için imzaladınız? Hatırlıyor musunuz?

Üskübistan benim ilk deneme kitabımdı. Kitap tanıtımını Üsküp Türk Çarşısı içinde bir sanat galerisi olarak kullanılan Çifte Hamam’da yaptık. Derneğimizden gençler çoktu, kitap son anda yetişti. Bu nedenle o kalabalıkta ilk kime imzaladığımı hatırlamıyorum.  Ama benim için önemli olan oradaki gençlerdi, hepsinin elinde kitap vardı ve beraber heyecanımı paylaşmışlardı. O zaman Köprü Derneğimizin gençlerine ilk imzaladım desem daha iyi olacak.

 

  • Birçok medeniyetin birlik olduğu bir memleketin şairisiniz. Üsküp’te şair olmanın sizin için artıları nelerdir?

 

Üsküp zaten benim için şiir gibi bir şehir, ismi ile, taşı ile, toprağı, insanı, karmaşası, çelişkileri, yabancılığı bazen, bazen de yakınlığı... İnsanın böyle bir şehirde yaşaması bile yazmasına en büyük bir neden. Ayrı kalmış, Beyatlı da Kaybolan Şehir demiş. İnsan kaybolmadığını ispat etmek istercesine bir şeyler devamlı yazmak zorunda hissediyor. Uzaktan bir yerde Türkçe yazmak ve bu şehrin sesini duyurmaya çalışmak benim için en büyük artı. Onu sevenler çok ve ondan bir ses duymak isteyenler de var. kocaman bir medeniyetin ayrı kalmış çocuklarıyız, velhasıl dört yıl Gerçek Hayat Dergisinde de “Üsküp Mektupları” diye bir köşede yazmak bana nasip oldu. Kaybolan bir şehirden mektuplar yazmak, birbirini kaybetmiş iki kardeşin yeniden kavuşması gibi bir şey.

LEyla şerif Emin bir üsküp masalı

  • 21 Mart Dünya Şiir Günü ile ilgili düşünceleriniz nelerdir?

Dünyada artık böyle bir furya var, her şeye bir gün buluyoruz kutlamak için. Farkındalık yaratmak için güzel ancak bir şair için her ilhamı olan gün şiir günüdür. Ama böyle bir günde de şiiri hatırlamak belki de hiç şiire yakın olmayanları bile bu güne katmak güzel. Bizim burada bazı kafeler o gün ücret almıyor şiir yazana ücretsiz kahve ikram ediyor. Edebiyatımız belki de çok popüler olmadığı şu dönemde bir farkındalık yaratmak ve şiiri yeniden canlandırmak için teşvik edici bir gün tabi. Bu nedenle birçok şiir günleri ve faaliyetleri tertiplemek şairlerin yeniden buluşması için de fırsat oluyor. Ne diyeyim her gününüz şiir gibi güzel olsun...

Leyla Şerif Emin

  • Son olarak Bendeniz Üsküp’lü bir kadın olarak size özel bir görüşüm ve sorum olacak. Gözlemlerim sonuncunda Balkan Kadınlarımızın neşeli olmasının yanı sıra gözlerinde hep bir hüzün var, belki de bir yakarıştır bu bilinmez. Sizin şiirlerinizi okurken çok fazla yoğun duygular içerisinde oluyorum. Bir mısra da hüzünlenip bir mısra da gülümsüyorum, sizin acınıza, sevincinize ortak olmuş gibi hissediyorum. Okura bu duyguları yaşatabilmek şiir de bir yöntem midir? Yoksa ‘’Gar’’ adlı şiirinizde ki gibi iki kırık ruhun haykırışı mıyız sizinle?

Ben hep şunu derim bu konuda, bilirsiniz Rumeli Türküleri bile neşelidir. Ama hikâyesi hüzünlüdür. O hüznü saklamak için gülmeye çalışırız. Kaybımız acıdır, vatan toprakların elden çıkması hele ki kısa bir sürede araya sınırların girmesi insanın içini inanılmaz bir şekilde acıtır. Uzun bir süre habersizce birbrinden yaşamak, hatta “misafirlikte unutulan çocuklar” demişti bir şair. Benim ruhum bunu hiç kabul edemiyor, benim çocukluğum öyle bir mekânda geçti ki, ne çocukluğu her gün, bugün bile yürüdüğüm sokaklar geçtiğim yollar bana devamlı geçmişimizi fısıldıyor. İşim gereği her gün çarşıdan geçiyorum, her gün Taş Köprü’yü görüyorum, Kurşunlu Han’ın dibinde büyüdüm, ya da dizinde büyüdüm desem yeridir. İlham kaynağım oldu, arka bahçem oldu tüm bunlar. Bu nedenle yazdığım zaman bu gibi tarihi eselerin hicranını yazmaya çalışıyorum aslında. Mısarlarımdaki “Ben” aslında birçok kere o taşların dili olmuş oluyor. Ama bir zamanlar Yugoslavya döneminde bu gibi duyguları açıkça yazmak zordu. Baskı ve kontrol altında yayınlanırdı her şey. Velhasıl Türkülerimiz gibi mizacımız da neşeli olmak zorundaydı. Sanki çok mutluyuz gibi ama gülerken ağlamak gibi. Susturulmaya çalışılmış acıları neşemiz ile kamufle etmişiz. İki kırık ruh bir garda veda etmiş birbirine hem de davul zurna çalarak veda edilmiş bu topraklara, bir yandan mendil ile gözyaşları silinmiş, bir yandan o mendil bir halay başının elinde sallanmış. Yıllar geçmiş, bavul ile mendil aynı garda bir daha buluşamamış. O şiirdeki “bavul” ya da eskilerin dediği gibi kofer ya da sandık buradan göç edenleri simgeliyor, mendil ise kalanları. Siren seslerini sevmeyişimiz bundandır. Hüzünlü olsak da umudumuzu hiç kaybetmedik, neşeli halimiz de aslında gururdan, bir tebessüme binlerce acı sığdırabilmişiz.


Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın