• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

Edebiyat Gazetesi

Haftalık Kültür Sanat Haber Gazetesi

Selimiye Bir Yokuştur

Oktay Akbal

 

“Size bu yapılmaz. Hele size...”

Böyle diyordu başını sallayarak. İki kişiydiler, iki siyah giysili... Biletlerini ben aldım. Harem iskelesine giden arabalı vapur... Sisli bir ekim günü. Dalgalı bir Boğaz. Rüzgâr... Yakamı kaldırdım. Ellerim ceplerimde. Bir korku var içimde. Daha çok bir kuşku! Biraz da hüzün...

“Size böyle davranmak, size.”

Öteki hiç konuşmadı. Kapkara gözlükleri var. Hep düşünüyor gibi... Belki de bir boşluk içinde... Bir an önce beni teslim edip geriye dönmek, tek isteği... Evine, karısına, çocuklarına... Belki de rakı sofrasına... Kahvedeki dostlarıyla tavla oynamaya...

Ne demeli, ne konuşmalı? Korkusuzmuşum gibi davranıyorum. Önemli bir şey değilmiş, iki siville Selimiye’ye götürülmem... Üstelik ilk kez de değil... On yıl önceyi düşündüm. Tek başıma gelmiştim, o koca kapıdan çekinmeden girmiştim. Araba az ötede beklemişti. Ünlü biriydim, paşalarla konuşacaktım. Belki dertleşecektik. Ülke yararına bir şeyler konuşacaktık. Öyle de olmuştu. Biri paltomu tutmuştu. Biri kahve söylemişti. Yazılarımı övmüştü başka biri...

İlk kez uzaktan görüyorum Selimiye’yi. Denizden... Daha önce de bu yoldan gelip geçtim, ama hiç dikkat etmemiştim büyüklüğüne, korku veren görkemine... Kırım savaşıyla ilgili filmlerde hep Selimiye vardır. Florence Nightingale elinde şamdanla o uçsuz bucaksız koridorlarda, salonlarda gölgesini sürükler. Belki bugün bile hayaleti yaşıyordur Selimiye’nin kulelerinde... Birinci Dünya Savaşı’nda tutsak İngiliz askerleri, daha sonra Memetçikler doldurmuş bu koca yapıyı. Hepsinden izler kalmış. Sesleri. Hayaller. Umutlar. Bezginlikler...

 İşyerime yeni gelmiştim. Birden iki sivil dikildi başıma. Ellerinde bir kâğıt, bir çağrı, ifade vermeye gidecekmişim. Tek başıma değil; iki görevliyle... Daha önce tek başıma gittiğimi, yine gideceğimi söylemeye kalktım, boşuna, vazgeçtim. Karanlık günlerin içindeydik. Her an her şey olabilirdi. Yüzlerce insan tutuklanmıştı, işkence öyküleri dillerdeydi. Gazeteciler, yazarlar zincirlere bağlı duruşmalara getiriliyordu. Selimiye’ye bir düşen aylarca kalıyordu. Yazarlara, profesörlere en ağır işkenceler uygulanıyordu. Demek sıra bendeydi.

Başka bir sabahtı. On yıl önce. Bir haziran gününün ilk aydınlığında. Kapı çalınmıştı. Bir sürü insan içeri dolmuştu. Siviller, üniformalılar, içlerinden biri üst rütbeliydi. Bir süre hiç konuşmamıştı. Bir ileri bir geri gidip gelmişti salonda... Sırtıma bir kâğıt. Baktı sağa sola. Kitaplıktaki kitaplara, adlara, imzalara... Suçlu arar gibiydi, ille de bir şeyler yakalamak. Bahçede iki silahlı jandarma. Odalara girip çıkan iki sivil.

Bir şeyler sordu. Budalaca sorular. Geçen gün kimdi telefon eden? Neden falanca konsolosun çağrısına katılmıştım. Birkaç yıl önce Orta Asya ülkelerine gitmiştim. Oradakiler bizi seviyorlar mıydı? O bir şeylere ben de bir şeyler söyleyerek yanıt verdim. İçimde bir kuşku: alıp götürecekler miydi? Kitaplardı, hep kitaplar, “içerde daha çok var” dedim. Birini açtı baktı, yazarının imzasını gördü. Bir şey yakalamış gibi “Dostunuz mu bu kişi?” dedi. Sonra allahaısmarladık bile demeden çıkıp gitti. Çok yıllar sonra öğrendim, gitmiş arkadaşlarına neler söylememiş! Benim çok korktuğumu, dizlerimin titrediğini... Bir çeşit insanları yıldırma keyfi...

Selimiye yaklaştıkça büyüyor. Vapur yarı yarıya boş. Sivillerden biri konuşkan. Bu tür görevleri sevmiyormuş. Hele benim gibi saygın kişileri zor durumlara düşürmek hiç hoşuna gitmiyormuş. Yanlış buluyormuş bu işleri, ama görev, ne yapsın? Öbürü hep sustu. Gözleri ufka dalmış.

Önceki gelişimi anımsadım. Korkusuzluğumu göstermek mi istedim? Benimle konuşan sivile “Bir kez daha gelmiştim, ama tek başımaydım, paşalardan ilgi görmüştüm” dedim. Ama bu kez durum başkaydı, içeri bir girsem nasıl çıkacaktım dışarı? Bir yazar arkadaşımı da böyle iki siville götürmüşlerdi. Tam yirmi gün gözaltında kalmıştı. Gencecik insanların tıklım tıklım doluştuğu koğuşta yatıp kalkmıştı. Beni de böyle bir sorun mu bekliyordu?

Harem iskelesine yaklaşıyoruz. Bir zamanlar Harem’in tepesinde bir arkadaşım ev tutmuştu, İstanbul’un en güzel yeri... Boğaz girişi, Marmara, Sarayburnu, Köprü hepsi ayağının altındadır. Güneş batışı bir masal güzelliğindedir. Dalıp gitmişim. Yıllar önce de duruşmaları izlemek için gelmiştim, iki yazar arkadaşı uzaktan seyretmiştim. Biri birden ayağa fırlamış, savcıya karşı çıkmak istemişti, ama arkasında duran askerler kabaca itip yerine oturtmuşlardı. Şimdi ne olacak? Bu kez geçmişteki gibi saygılı davranış beklemiyorum. Bir girip çıkabilsem dışarı, yeter diyorum içimden...

Taşıta mı binmeli, yürümeli mi? Sıcak, güneş, bir gölgeli yol yok tepeye...

“Yürüsek mi” dedim. “O kadar uzak değil.”

“Uzaktan yakın gibidir. Biz az mı teptik bu yokuşu” dedi o hiç konuşmayanı... Birden coşmuştu “Kaç kez hem de...” Sonra da arkadaşına döndü “Ben çıkmasam sizinle. Burada kahvede beklesem.”

Zaman kazanmak! Ne kadarcık zaman olsa da! Ben her zaman bir şeyleri geciktiririm. Çok şey kaçırdım bu yüzden. Aşklar, umutlar, beklentiler, düşler. Gerektiği anda elimizi uzatıp bir şeyleri yakalamalı! Ama şimdi azıcık geciktirsek, kaçınılmaz olayları unutup...

Üç kişiydiler odama geldiklerinde. Yaşlı bir baba, bir de genç kadın. Oğulları idama mahkûm olmuş. Gazetelerde okumuştum. Bir polisi mi vurmuş ne olmuşsa. Baba hep önüne bakıyordu. Kadının boynu bükük, arada başörtüsünün ucuna gözyaşını siliyor...

Bilmem hangi örgüttenmiş üniversiteli oğlu. Öyle demişler. Oysa lisedeyken çok çalışkanmış. Üniversiteye giriş sınavında yüksek puan tutturmuş, tıp fakültesine girmiş.

“Öyle bir şeyi yoktu” dedi yavaşça baba. Yaşlı görünüyor, ama elli ya var ya yok. Belki birden çökmüş. Öyledir, kişi yalnız zamanın geçişiyle değil acılarla, umutsuzlukla çöker birden...

Acaba yazılar yazılsa durum değişir miymiş? Yargıtay’daki dosya geri döner miymiş?

Uzun yıllar öncesini yaşıyordum onları dinlerken. Bir genç adamla Taksim’de bir kahvede buluşmuştuk. Telefonla arayıp görüşmek istemişti. Aranan biriydi, teslim olacaktı, ama korkuyordu. Ya ağır işkenceler uygulanırsa ya bir daha geri gelmezse, pek çok örnekte olduğu gibi o da kayıplar listesinin bir adı olursa! O da benden yardım istemişti, gazetede çıkacak bir yazı...

Derken çaylar geldi. Baba bardağı alıp oynamaya başladı. Kadın bir anda içti.

Ağlayacak gibi, ama ağlamıyor. Belki yaş kalmadı gözlerinde. Hep önüne bakıyor. Kim demişse, gidin onu görün demiş. Bir gazete yazarının elinden ne gelir? Baba “Aylarca kayboldu ortalıktan. Arkadaşlarına sordum, görmemişler. Uzaklara gitmiş. Filistin’e mi neydi, oraya... Sonra resmini gazetede gördük.”

Masadaki kâğıtları düzeltiyorum. Bir şeyler yapmak gerek, ama ne? Birden kadın dikti gözlerini. Bir şey mi söyleyecek diye bekledim. Boş...

“İşte lise karnesi. Bakın hep iyi. Mühendis olacaktı. Bizi kurtaracaktı sefaletten.”

Bir genç. Asılacak! Niceleri gibi; geçenlerde on beş-on altı yaşındaki çocuğu da asmadılar mı? Yaşını da büyütmüşler. Neden? O da mı bir polisi öldürmüş. Banka mı soymuş?

Resmine baktım. On yedi yaşındaymış! Şimdi belki yirmisinde... Dünyasına doymadan gidecek...

“Bir bakalım” dedim. “Arkadaşlara sorayım. Davayı izleyen hukukçu arkadaşa... Belki bir umut vardır. Yargıtay dikkatlidir. Haksız ceza vermezler.”

Kendim de inanmıyorum... Bir karmaşık dönemdeyiz, kim kime dum duma... Bir genç de gitmiş! Ne diyordu o paşa “Sende Türk kanı yok mu?” Türk kanı diye bir şey. Bu gençleri anlamaya çalışmak... Baba ana bile anlamıyor. Toplum anlamıyor... Ne istediklerini ne aradıklarını, idam sehpasına bile gururla yürüdüklerini.

Telefon çaldı. Hiç gereksizce... Bir arkadaş “Beyoğlu’nda bekliyoruz, öğle rakısına” diyor. Öğle rakısından başka çıkış yolu yok mu?

Baba kalktı, kadını elinden çekerek. “Rahatsız ettik” dedi. Kalktım, kapıya kadar. Göz göze kaldık bir an. Bir şeyler anlatmak mı istedim, yoksa anlamsız bir bakış mıydı?

Derken eski anılar canlandı: Selimiye’nin bir odasında bekleyişimi anımsadım. Çağırmışlar! Bir yüzbaşı beni karşıladı. Bakışlarından anlam çıkmayan bir genç asker. Bekliyorum, beş on dakika geçti. İçimde bir kıpırtı! Bir daha burdan çıkamamak korkusu mu? Derken kapı açıldı. Önce yüzbaşı girdi sonra bir general geldi. Çok saygılıydı.

Beni tanıyormuş, kitaplarımı okumuş. Soracak konular varmış. Kahve getirtti. Söyleşi yarım saat sürdü, ama bir şey sormadı. Nedendi buraya çağrılmam: “Sizi tanımak istedik” dedi bir ara. Kimler istedi, neden? Üstelememek daha iyiydi. Paltomu tutmaya kalktı. Yan kapıdan girmiştim, bu kez nöbetçiler beni ön büyük kapıya kadar götürdü. Ferahlamıştım. Bir ağırlık kalkmıştı üstümden. Oracıkta bir bahçeli kahve vardı o günlerde, hemen oturup düşündüm. Bir şey vardı elbet. Ama ne?

Sivil polisle yürüyoruz. Hiç acele etmeden. “Herhalde yazınızdan ötürü” dedi.

 “Siz, bizim gazeteyi okuyor musunuz?”

“Arada bir. Sizin yazınızı mutlaka okurum. Ben lise sondan ayrılıp geçtim bu mesleğe. Edebiyat hocamız sizden söz ederdi.”

Bu kışlaya önceki gelişlerim de korkutucuydu ama bu kez... Son günlerde neler yazmıştım. Eskiden telefonla ya da haber vererek çağırırlardı, ama şimdi iki siville birlikte... En yakın iki arkadaşım içerdeydi. Ünlü yazarlar, profesörler, avukatlar, sendikacılar... Rejime karşı bir eylemin sanıklarıydılar.

Ayaklarım geri geri gidiyordu. Kaçabilsem? Ama sivilin tabancası var...

Dost görünüyor ama hiç fırsat vermez. Kaçarken vuruldu diye yazar gazeteler. Neden kaçsın, demek bir suçu var.

Gittikçe kışla devleşiyordu. Kaç bin, kaç on bin, kaç yüz bin asker geldi geçti burdan.

“Memleket bir türlü kurtaramıyor kendini birtakım çetelerden” dedi.

“Örgütler, devrimciler, dinciler, hepsi yıkmak istiyor ülkeyi.”

Bir sigara yakmıştı yokuşun başında. Belli ki ağzımı arıyor. Çok doğru diyorsun dememi mi bekliyor. Belki de sıradan biri değil, benimle ilgili biri...

“Hepimiz ülkenin, halkın iyiliği için uğraşıyoruz. Kalemle biz, devlet gücüyle sizler” diyecektim, vazgeçtim.

Niye hızlı yürümüyor. Vakit kazanmak mı istiyor, konuşturmak mı? Oysa az önce ben de öyle düşünüyordum, ama şimdi bir an önce bitsin diyorum.

Ne olacaksa olsun. Ne olacaksa...

“Bir kahve içsek mi?”

Köşede bir bahçe kahvesi var. Çıngırak sesli bir oğlan bağırarak müşteri çekiyor, oysa bizden başkası yok ortalıkta...

Mehmet’miş adı sivilin.

“On dakika geciksek bir şey çıkmaz. Hem önemli bir şey değil” dedi.

Hasır sandalyeye oturduk. Az şekerli istedim, o önce bir bardak soğuk su, sonra kahve dedi.

Ne güzel bir an. Beni neyin beklediğini unutmak. Bir ara vermek korkuya. Nedenini bilmeden korkmak anlamsız belki. Ama korkudan korkmak da insana özgü...

“Yetmiyor beyim bu maaşlar. Akşam sabah koşturma. Onu al bunu götür. Her birinin ardından üzülmek. Ne oldu, ona ne yaptılar diye.”

Birden geçmişe gittim. Ta çocukluğa. Şehzadebaşı’nda bir karakol vardı. Şişman bir komiser Âşık’ın kahvesine gelirdi. Nedense korkardık karakolun önünden geçmekten... Polis korkusu içimize işlemiş! Oysa polis halkın koruyucusudur. Ama nedense bu duygular yerleşmiş kendimizde köylümüzde...

O şişman komiser yaşlandığında ben lisedeydim. Bir konuda karakola gittiğimde karşıma çıktı. O babacan adam, kahvede çay içerken bizlerle dertleşen adam sanki gitmiş başka biri gelmişti yerine. Çatık kaşlı, kalın sesli biri! Bir eline düşsem beni alt kattaki bodruma attı mıydı tamamdı! Hiç tanışmamışız gibiydi. Ben de bir daha o kahvedeyken yanına gitmedim. Uzaktan görünce görmezlikten geldim.

Daha daha sonra edebiyat dünyasına yeni yeni adım attığım günlerdeydi. Küllük Kahvesi’nde buluşurduk. En gençleri bendim. Hepsi otuzunda, kırkında, belki daha yaşlılar... Uzaktan Yahya Kemal’in lokantada dönerli pilav yiyişi, genç şairlerin, yazarların, hemen hepsi solcu olan ünlü ünsüz edebiyatçıların hızlı söyleşileri, tartışmaları, çıkarmak istedikleri dergiler, belki de kurulmasını istedikleri sosyalist parti hayalleri...

Biri vardı, hafif göbekli bir şair. En hızlısı oydu. Şiirleri pek yavandı, ama sanatın yalnızca toplum sorunlarını yansıtmasını savunurdu. Birey değil, toplumdu önemli olan. Toplumu düze çıkarınca birey de kurtulacaktı.

Önceleri toplantılarda en çok konuşan oydu. Şiirleri elden ele geçerdi. Ne iş yaptığı bilinmezdi. Bir gün: toplantıda bir başkaldırış olursa en önde yer alacak birine benziyordu. Her zaman gitmiyordum Küllük’e. Epey zaman geçti. Okul tatil oldu, ben dedemin yanına gittim. Güz gelir gelmez yine Küllük’e koştum. Herkes oradaydı. Ama ortalıkta tuhaf bir hava vardı. Şişman şair konuşuyordu yine, bir şeyler anlatıyordu, polisler evini basmışlar, şiirlerini, notlarını alıp götürmüşler. Bir süre de Emniyet’te kalmış! Eski öğrencisi olan bir görevlinin yardımıyla kurtulmuş! Ama oradakiler bu öyküye inanmaz gibiydi, isteksizce bir şeyler söylüyorlardı. O eski coşku yok olmuştu. Yavaş yavaş gerçeği öğrendim. O devrimci şişman şairin bir polis muhbiri olduğunu... Derken o şair birden ortadan kayboldu. Nice yıllar sonra onu Parlamento’da gördüm. Sağın en coşkulu hatiplerinden biriydi: “Ben onların içlerindeydim, hepsinin ne mal olduğunu bilirim” dercesine…

Selimiye kışlası uzaktan dev gibiydi. Çayları içtik. “Daha fazla gecikmemeli” dedi sivil... “Çok üzülüyorum, her defasında elimle gidip sizin gibi arkadaşları teslim ettiğime” dedi ardından...

Başladık yürümeye. Güneş daha yakıcıydı. Ter içindeydim daha şimdiden. Beni orada ne bekliyordu? Bu kışladan dışarı çıkabilecek miydim? Yaklaştıkça kışla büyüdükçe büyüdü. Hiç konuşmadan beni kapıdaki askere teslim etti, “Geçmiş olsun” der gibi eliyle omzuma dokundu, Selimiye’den aşağı hızlı hızlı yürümeye başladı. Görevi bitmişti. Şimdi yeni işler bekliyordu onu... Ben biraz şaşkın başıma neler gelecek diye beklerken... Evet geldi bir şeyler: Geldi geçti. “Anı mı oldu? Sıradışı bir şey mi? Anlatmaya değmez.” Bir çeşit yaşam oyunu, belki de bir serüven, başı sonu olan ya da olmayan...

  
70 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın