• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

Edebiyat Gazetesi

Haftalık Kültür Sanat Haber Gazetesi

TUR - Nermin Bezmen

Tur

 

NERMİN BEZMEN

 

Prensip olarak hayatımızda bir tura katılarak seyahat etmeyiz. Yani bu seyahate kadar etmezdik. Ben şahsen kalabalık bir grupla hareketlerimin sınırlandırılmasını, hürriyetimi kaybetmek olarak algılarım. Ama bu kez nasıl oldu, nasıl basiretimiz bağlandıysa tura katıldık. Açıkçası biraz endişeliydik. Ama gidilecek yer Rusya olunca lisan probleminden ve ilk defa gideceğimiz bu ülkenin bilinmezliğinden ürkerek bu yolculuğu bir tura katılarak yapmayı yeğledik. Üstelik İstanbul’a komşu bir bölgenin işadamları derneğinden üyelerin ağırlıklı olduğu bir turdu bu. “Hadi hayırlısı” deyip hazırlandık.

Ağustos ayının sıcağa gebe bir gününün sabahında, havaalanına vardık. Bize tarif edilen yerde tur grubumuzu bulduk. Ekibin başı olan ve daha önceden tanıdığımız bey bizi karşıladı. Tedirgin gözlerle grubun diğer üyelerini inceledim. Hepsi erkekti ve aralarında işadamı kimliğini taşıyabilecek en fazla üç kişi algılayabildim. Konuşma tonları ve kelime hazneleri nedeniyle de diğerlerinin ne işle meşgul oldukları konusunda kafamda sorular belirdi. Kocamla karşılıklı bakışarak anlaştık. Onun da kafasından aynı şeyler geçmiş olmalıydı. Yavaşça kulağıma eğilip fısıldadı:

“İşte bunun için sevmem bu turları. Kimin çıkacağı belli olmaz, şansına.”

“Ne yapalım? Mecbur değiliz ahbap olmaya” dedim.

Ne gönüllüydük ne de mecbur, ama sonunda aynı uçağa binip aynı memlekete, aynı otele gidip aynı lokantalarda yemek yiyecektik bu adamlarla. Daha işin başında sıkıntı almıştık.

Ekip başına sorduğumuzda, henüz biletlerimizin olmadığını öğrendik. Yani varmış da, henüz Simferopol’den gelmemiş.

Pardon? Uçağımızın kalkmasına yarım saat kalmıştı ve biletlerimiz Simferopol’deydi. Bu nasıl işti?

“Efendim” dedi ekip başı, “ucuz olsun diye biletler oradan alındı ve oradan gelen uçakla gelecek. Yani pilot getirecek biletleri.”

“Sonra?” “Sonra biz o biletlerle aynı uçağa binip Simferopol’e gideceğiz efendim.”

“Aman ne iyi.”

Durum daha en başından bizim açımızdan çok parlak görünüyordu! Eşimin yüz ifadesine baktım. Hani Rus pilot bizim biletleri getirmese diye dua eder gibi bir hali vardı.

Ama gariptir, bu karmaşık sistemler bazen organize olanlardan daha eksiksiz işler. Uçağımızın Yeşilköy’den kalkmasına on dakika kala Simferopol uçağı havaalanına indi. Gariptir, biletlerde tek bir eksik olmadığı gibi, hani ismi kazayla yanlış, eksik yazılan da yoktu. Her şey tamamdı. Vallahi, pes doğrusu, Ruslar bu uzaktan kumanda işini bayağı iyi geliştirmişler.

Aeroflot’un Tupolev’inde yerlerimizi aldığımız zaman, bu uçağın uçup da bir yerlerden buraya geldiğine inanamadım. Durduğu yerde zor duruyordu, bırakın uçmayı. Ben, sol pencere kenarındaki yerimi alana kadar tutunduğum koltuk başlığı yerinden kaykıldı, koltuğun kenarı elimin altından kaydı. Fazla sağa sola dokunmaya korkarak yerime oturdum. Eşim de yerleşince aramızda mırıldandık:

“Bu uçağın uçacağından emin misin?”

“Göreceğiz.”

“Dur dur bunca yıl Rusya’ya gitme, sonra ölümüne git.”

“Ağzını hayra aç Allah aşkına.”

“Hayrı mayrı burada işte, ortada.”

Bizim grubun üyeleri son derece heyecanlı ve coşkulu görünüyorlardı. Kızıla çalan gür saçlarını bu yolculuk için berberde özel şekillendirmiş olduğu belli bir yolcu, arka sırasında oturan siyah burma bıyıklı arkadaşına seslendi:

“Lan Rasim! Gidiyoruz işte. Kim inanır?”

Diğer yolcuları yerleştirmeye çalışan iriyarı sarışın Rus kıza, bıyığını burarak bakarken cevapladı diğeri:

“Valla billa, kim inanır ha? Gel de inan, anam şuna bak, gel de inan.”

Eşimle, dehşet içinde birbirimizin elini sıkıp bakıştık. Bu adamlarla bir haftalık bir turun henüz siftahındaydık. Tanrı yardımcımız olsun. İşadamları dışında bir de Rus bavul tacirleri grubu vardı uçağımızda. Bagaja verdiklerinden daha fazla el yükleri tutmuş olmalıydı. En büyük boy kalın çöp torbaları içine doldurdukları mallarını emniyete almak için ayrıca ip, elektrik bandı, selobant vesaire ne buldularsa yama yama sarmalayıp dolamışlardı. Gözlerde yer kalmamış, koltuklar yolcusundan önce yükleriyle doldurulmuştu. Bir itişme kakışmadır gidiyordu. Bizimkiler daha önceden yerleşmiş olmanın rahatlığı içinde, gözleri hostes kızları veya Rus yolcular içinden körpe olanları takip ederek, aralarında fısıldaşıp gülüşerek oturuyorlardı. Hostesler bu tip yolcuları kanıksamış olmalılardı. Hiç reaksiyon vermeden işlerini yapmaya devam ediyorlardı. Hattâ biraz da bıkkın bir halleri vardı. Kimi yükünden, kimi arızasından dolayı kapanmayan dolap kapaklarına birer birer vurarak ileriye doğru yürüyen iriyarı hostesin tavrına inat, kapaklar derhal kendini atıyor, içinden hırkalar, torbalar aşağı dökülüyordu. Bu arada, ekibin ön sırada oturanından, bizim olduğumuz arka sıralara doğru sesi geldi:

“Ha Ramazan uşak! Cel cel, benum yanu başıma cel. Burasu boş daa!”

Aynı anda havalandırma bölümlerinden sapsarı bir duman uçağa yayıldı. Hafiften kükürt kokusuyla karışık bir gaz. Sağa sola bakınıp, bunu soracak birini aradık. Hostes bu defa ön taraftan bize doğru, yine kapaklara tokat vurarak ilerliyordu. Onun her temasının ardından, kapaklar yine birer birer atıyordu kilitlerinden. Kızın bu sarı kokulu dumanlara hiç aldırmış bir hali yoktu. Yine de yanımızdan geçerlerken dayanamayıp birine sorduk. İngilizce sorumuza verdiği Rusça cevaptan, yüz mimiklerine bakılırsa önemli bir şey olmadığına dair anlam çıkardık. Kaptan, kemerlerimizi bağlamamız gerektiğini Rusça söylemiş olmalıydı. Anlamıyoruz ama yolculuk alışkanlığımız olduğu için bağladık. Ön sıradaki Laz uşağı işadamı yine bağırıyordu:

“Ula Ramazan! Ha celsene yanuma. Neden celmeysun?”

Sağ tarafımızda pencere yanındaki koltuktan ayağa kalkan Ramazan’ı sonunda tanımış olduk. Cevabı avaz avazdı:

“Sıkıldin mu Dursun, yalnuz başuna? Ha sabret.”

“Cel da, celsene. Manzara pek cüzel burada.”

Ramazan elini öndeki koltuğun başlığına vururken gülerek yerine oturdu:

“Ulan bu çeri zeçâlı ha. Heruf manzara bir tek önde biliyor. Ulan uçak bu, önü da cerisu da bir. Ustimuz manzara, altimuz manzara.”

Bu ikisiyle tanışıklığı olduğu belli biri, ön sıradan seslendi:

“Eee Dursun, işte, arkadaşın Karadenizli, ne yaparsın, kafası o kadar çalışıyor işte.”

Dursun bu cevaba hiç alınmamış görünüyordu:

“Valla ya, heruf cerzek ha! Uçağun cerisunda manzara olduğuni bilmiyor.”

Sinirlerim çok bozulmuştu. Gülmeye başladım. Yani bir Tupolev’in içinde böyle bir grupla ölüme gitmek için çok günahkâr olmalıydım. Buna ihtimal vermediğim için nispeten rahatladım. Bu, olsa olsa turla seyahat etmenin cezası olmalıydı.

Havalandığımızdan bir on dakika sonra, iriyarı sarışın hostesimiz “şampanskaya” dağıtmaya başladı. Özetle, beyaz köpüklü şarap. Ama o an ne olsa içmeye razıydım. Sinirlerimi yatıştırır diye ümit ediyordum. Ancak uçağımız öyle alıştığımız uçaklar gibi gökyüzünde süzülmüyordu. Hani neredeyse parke taşlı bir yolda çek çek arabasıyla yol alıyorduk.

Elimdeki bardağı dökmeden tutabilmekte, nefes boruma kaçmadan içinden bir yudum alabilmekte oldukça zorlanıyordum. Bardağı sıkı tutmak işi halletmiyordu. Zira birkaç saniyede bir koltuğumuzla beraber gövdelerimiz de sarsılıp, yukarı aşağıya hareketleniyordu. Ama inattaydım, bu şampanskaya denen meredi içecektim. Sol elimle öndeki koltuğa sıkı sıkıya yapıştım. Tam içkimi yudumlamak üzereydim ki, kulağımın dibindeki bir geğirtiyle gözlerim büyüdü. Eşimle göz göze geldik. Sinirlerimiz laçka vaziyetteydi. Komşumuz Ramazan’ın sesiydi bu:

 “Ula! Ne içkisu bu daa? Caz yapayi.”

Grubun diğer üyeleri arasında bir gülüşme koptu:

“Ramazan! Ramazan! Ulan şu lisanın adam olmayacak mı? Senin caz dediğin Amerika’da yapılır.”

Ramazan, içtiğine epeyi sinirlenmiş belli, devam etti:

“Ha işte. Ameriça’da yapilanü Rusya’da yaparsan, ha böyle olur işte. Ceberttu beni ya. Ne demeye Ruslar bunu yapmaya kalkmuşlar da? Becerirmuş cibi. Her tarafım caz oldi.”

Ekip makaraları koyuverdi. Eşimle ben tahammülümüzü denemek ile katlanmak arasında bir yerlerdeydik. Bu minvalde gidiyorduk. Bol sallantı, sarı kokulu dumanlar, devamlı surette tepemizden inen eşyalar yavaş yavaş alışkanlık yaratmıştı. Derken bütün bunların üstüne, ön taraftan bir türkü başladı ve anında bütün “işadamları” buna iştirak ettiler:

“...efkârlanma gül gayrı/ibibikler öter ötmez ordayım...”

Bir iki saniye içinde inanılmaz bir kakofoniye eşlik eden alkışlar, parmak çıtlatmalarla uçağın içi tam anlamıyla ayaküstü meyhanelerinden birini andırmaya başlamıştı.

Bu türkünün Rusya’da bekleyenlere mi, yoksa geride kalanlara mı söylendiğini pek anlayamadım, ama davranışlardan sıla hasreti çekmekten ziyade, evden kurtulmanın keyfi çok barizdi.

Yeşilköy’den kalkmamızdan aşağı yukarı bir saat sonra, Simferopol havaalanına indik. Tura katılış anlaşmamıza göre, buradan otobüse binip, Yalta ormanları içinde “Yazarlar Oteli” denilen klâsik yapıda, muhteşem manzaralı, harika bir otele götürülecektik. İşadamları grubunu gördükten sonra, oteli de aşağı yukarı tahmin edebiliyordum. Ama yine de ümit kesilmezdi.

Havaalanından bindiğimiz otobüs bir zamanlar maviymiş. Şoförün yanındaki vites kutusu, vidalarından tamamen ayrılmış, öyle kendi halinde duruyordu. Sanırım, şoför âdet yerini bulsun diye vitesle oynuyordu. Bana sorarsanız, vites falan değişmiyordu. Koltuklar neredeyse yere yapışacak kadar hırpalanmıştı.

Otobüsün başından sonuna camların üzerinden geçen ipe asılmış yırtık pırtık, sökük perdeler açık pencerelerden dışarıya savrulup duruyordu. Bize söz verilen lüks yolculuğun henüz başındaydık.

“Bu kadar sabırsız olmama gerek yok” diye düşündüm. Bir saatlik yoldan sonra nihayet bize ayrılan muhteşem otele varmak üzere orman yoluna daldık. Virajlar o kadar dar ve yol o kadar sapaydı ki buradan, otobüsle gelecek birilerini bekleyen bir mekâna gidebileceğimize hiç ihtimal veremedim.

Nitekim yolun yarısında bir yerlerde bir dönemeçte otobüsün burnu duvara dayanıp kaldı. Şoför, muhtelif manevralarla geri alıp düzeltmeye çalıştıysa da iş daha çatallaştı. Bu kez de arka taraf, dönemecin arka ucuna takıldı. Kısacası otobüsümüz virajın iki ucundaki iki kaya arasında sıkışıp kaldı. Biz de içinde. Ekipten gönüllüler derhal yola indiler. Başladılar şoföre işaret vermeye. Yokuşun üstünde iki kişi iki ayrı yöne işaret verirken, arka tarafta da biri kendine göre el kol işaretleriyle bağırıyordu. Bütün bunlar Rusça, Tatarca ve Türkçe karışımı bir lisan kalabalığında ve âdeta boş alanda topaç döndürüyor rahatlığında işaretlerle yapılıyordu.

Şoför, kan ter içinde, bir aşağı kayarak, bir yukarıya gazlayarak uğraşırken otobüsten içler acısı sesler duyuluyordu. Pencereden gördüğüm kadarıyla, sağ taraf olduğu gibi kayaların hışmına uğramış vaziyetteydi. Yokuşun üzerinde durmakla vasıtamızı rahata erdiremeyeceğini anlamış olan Ramazan, aniden kayalardan birine sıçrayıp oradan da otobüsün ön kaputuna yerleşti. Arkadaşlarından çığlıklar duyuluyordu:

“Yapma! Deli misun Ramazan, düşeceğsun.”

O hiç oralı değil, neredeyse kahraman olmak yolundaydı. Hâlâ daha işaretle, şoförü yönlendiriyordu:

“Ha sola, ha şimdu sağa. Tamaaamm! Şimdu tam sol.”

Gülmeye başladım. Zira bütün bu tarifler arasında otobüs bir milim kıpırdamış değildi. Zaten gidebileceği bir yer de yoktu. O ise, sanki her talimatı gerçekleştirilmiş gibi devam ediyordu:

“Habuda! Habuda! Ha sağa! Cel! Cel! Cel! Ha tamam!”

 Dursun onu “ti”ye aldı:

“Ula Ramazan, o dediğun kadar yol alsak sen çoktan öbür dünyayı boylamiştun.”

Sonra diğerlerine dönerek devam etti:

“Ula valla cerzek bu. Oraya çikmuş çağurunca, çenduni bir yere cideyrum zannediy.”

Ramazan bu kez alınmıştı. Otobüsün burnundaki ambleme sardığı bacaklarını sıkıştırıp bağırdı:

“Cerzek sensun da! Yere inmişsun bakaysun, cittiğimuzu anlamaysun tabii, cerzek! Bin bakayum otobüse, anlarsun cidey muyuz, citmey muyuz.”

Şoför kan ter, bizler kahkaha içindeydik. Her şey bir tiyatro sahnesi gibiydi. Gibiydi de bu meyanda akşamın tatlı tatlı loşluğu çökmeye başlamıştı. Eşim oldukça tedirgindi. Oldum olası karanlık saatlerde yollarda, hele hele bilmediği yerlerde kalmayı hiç sevmezdi.

“İnelim, yürüyelim bari” dedi.

“Çılgın mıyız?” dedim.

“Yolumuz ne kadar sürecek bilmiyoruz ki. Elimizde valizlerle, Yalta ormanlarında keçi yolu gibi bir yokuşta nereye gideceğiz?”

Sabır çağıran uzun bir nefes aldı eşim, ama bu düşündüğünü yüksek sesle tur ekibine de söylemeyi ihmal etmedi. Teklif, anında müşteri bulmuştu. Hemen herkes inip yürümeye razıydı. Otobüs buradan çıkacak gibi görünmüyordu. Bunda hemfikirdik. Yavaş yavaş inip eşyalarımızı bagajdan toparlamaya başladık. Aslen melez şoför bu işe bozulmuştu. Aksanlı Türkçesiyle söyleniyordu:

“Hem beni buradan sıkıştırganda, şimdinde gitgen. Ne hale yön göstergen? Ne hale getirgen maşinayı?”

Bazı akıllılar, eşyalarını otobüste bırakmayı tercih etmişlerdi.

“Nasılsa otobüs buradan kurtulacaktır. Otele kadar getirir valizleri. Boşuna taşımayalım yokuş yukarı” diyorlardı.

Şoför, vasıtasının etrafında dolaşıp çaresizliğini tekrar tekrar tespit ederken bir yandan mırıldanıyordu:

“İnsanlık cihanda hepden de mi kaybetgende? Bırakıp gitgeniz böyle?”

Ramazan bunu duymuş olmalıydı. Hemen sert bir sesle isyan etti:

“Ne insanluğu be kardeşum? Ne insanluğu? Bu senin otobüsün işidur. İnsanlukla ne alâkası vardur?”

“Oluru mu var? Bana çarpıktan çurpuktan yol gösteripgen çok yahşi. Şimdi menim maşinamm işi söyleyen. Söyletmen meni.”

“Kardeşum, bak şimdu, kafami kızdırma. Maşina senun, yol senun, yolcu da senun. E söyle şimdi baa, insanluk çimun?”

Şoför bu felsefeyi çözememişti. Devam etti:

“İnsanlık! İnsanlık! Çarpıkınan, çarpukunan yol göstergenden maşinam kaput kalgan.”

Ramazan’ın yanaklarındaki Laz damarları kıpkırmızı şişmiş, neredeyse patlamak üzereydi.

“Allah Allah! Be kardeşum ne yapacağuz yani? İyi çi saa yol gösterduk da buraya kadar celdun kaldun. Yoksa, taaaa aşağılarda kalacaağdun. Şüçret yahu, şüçret.”

Valizlerimizi alıp otobüsün önündeki yola düştüğümüz zaman ekip başkanımız sevinçle bir çığlık attı:

“İşte! Otelimiz orada. Zaten dibine kadar gelmişsiz.”

Birden, gerilen sinirlerin yerini bir sevinç dalgası sardı. Özellikle eşimin son derece memnun olduğunu gördüm. Ama benim içimde her nerdense bir garip şüphe vardı. Bu ekiple, yolculuğun şu ana kadar olan kısmıyla, bundan sonrasının çok mükemmel olması kafamda bağdaşmıyordu. Bu son maceramız olamazdı. Muhakkak daha başımıza gelecek bir şeyler olmalıydı.

Yol, yokuşun dibinden ne kadar kısa görünmüş olsa da yürümeye geçince bunun gerçekten uzak olduğunu fark etmiştik. Zira elde dolu valizlerle, çantalarla, dimdik ve virajlı yolu tırmanmak, uzaktan fotoğraf gibi seyretmekten çok farklıydı. Ağustos sıcağının orman rutubetiyle birleşmiş yapış yapış havası ensemizden içeri dalıyordu.

Otel, ormanın neredeyse en yüksek noktalarından birinde, dar bir platonun üzerinde, sırtını daha da yükselen ormana vermiş modern taklidi, bakımsız, çirkin bir binaydı. Ekip başkanı pek memnun, zıplayarak öne atıldı:

“İşte meşhur Yazarlar Oteli.”

“Hangi yazarların oteli?” dedim ister istemez.

“İşte, bütün o meşhur eski yazarların oteli. Puşkin, Çehov hepsi buraya gelir yazarlarmış.”

Nefesimi tutup yutkundum. Eşimle yine göz göze gelip gülümsedik. Eğer Puşkin ile Çehov bu otelde kitap yazdılarsa ben de İzlanda’daki mağara duvarlarındaki resimleri yapmıştım. Neyse adamcağızın bilgisinin kavgasını yapacak değildik. Bir an evvel odalarımıza çıkıp sıcak bir duş almak istiyorduk. Ekip başı, havaalanından bizi almış olan rehberimizle beraber resepsiyona gitti. Bizler, dışarıdaki banklarda oturup beklemeye başladık. Çevreyi ve tepelerin altında uzanıp giden Karadeniz’i incelemekle bir on dakika kadar oyalandık. Ama basan akşam karanlığıyla ekip başkanımızın hâlâ geri gelmediğini fark edince telâşlandık. Birkaç kişi daha toplanıp içeri gitti. Biz geri kalanlar biraz daha oyalandık. Allah Allah, son gidenlerden de ses seda yoktu. İçeri giden kalıyordu. Bir üç kişilik grup daha aynı kapıdan içeri girdi. Eşim söyleniyordu:

“İşte ben bunun için hiç tura katılmayı sevmem.” Saat akşamın sekiz buçuğu civarındaydı. Binadan geri çıkan kimse yoktu. Bu kez eşim bana valizleri teslim edip içeri daldı, hışımla. Beş dakika geçti. Ondan da havadis yoktu. Meraklanmaya başlamıştım. Ama valizleri tek başına taşıyamazdım. Kimseye de emanet edemiyordum. Zaten ben bunları düşünene kadar, sona kalan dört adam da gözden kayboldu. Oturduğum bankın yeri otelin giriş kapısından aşağı yukarı elli metre kadar uzakta olmasına rağmen, içeriden sesler duymaya başladım. Sesler yerini gittikçe tonu artan bağırışmalara bıraktı kısa zamanda. O arada kapı açılıp kapanıyor, grup üyelerinden birkaçı dışarı çıkıyor, hararetle tartışıyor, tekrar içeri giriyorlardı. Hem meraklanmış, hem de üşümeye başlamıştım. Ormanın bütün gün güneşi emen yeşili ve toprağı, artık, rutubetli bir serinlik yayıyordu. Aklıma gelen tek şey bu meşhur Yazarlar Oteli’nde yerimiz olmadığıydı. Nitekim ben bunları kafamdan geçirirken, eşim binadan çıktı. Onun patlamaya hazır bir bomba haline geldiğini uzaktan görebiliyordum. Daha yanıma varmadan söylenişi kulağıma geldi:

“İşte ben bunun için tura katılmam hayatımda. Kepazelik bu!”

“Ne oldu? Problem nedir?”

“Evet, kelime karşılığı bu. Problem.”

Hırsına bir soluk almak için bir ara verdi. Meraktaydım.

“Peki, nedir problem Allah aşkına?”

“Problem iki kelimelik bir cevap: Yerimiz yok.”

“Yerimiz mi yok?”

“Evet, aynen, yerimiz yok.”

Oturduğum yerden ayağa fırlamıştım.

“İptal mi etmişler?”

“Hayır, iptal etmemişler. Yerimiz zaten hiç olmamış ki.”

Otelin resepsiyon kapısından sırasıyla bütün tur ekibi dışarıya dökülmeye başlamıştı. Ramazan, Dursun’un yanı sıra başı çekerken, sinirli el kol hareketleriyle isyandaydı.

“Ha bi de benum aklumu beğenmezsun. Ha şu işe bak. Onca yolu cel cel cel, sokakta kal. Bunlar da senin akıllı arkadaşlarun ha? Vay vay be! Habuda, habuda, akla cel, akla...”

Kendimi tutamadım. Kahkahalarla gülmeye başladım. Ramazan, neredeyse horon teper gibi omuzlarını başını sallayarak giriş boyu dizilmiş valizleri, çantaları gösterip devam ediyordu:

“Vay vay vay! Ha şimdu kim taşıyucak bunlari? Bu saatten sonra nereye cidup, nerede kalacağuz? Türkçe bilen yok ki konuşasun. Derdinu anlatasun.”

Dursun bu olanlardan pek etkilenmişe benzemiyordu. Arkadaşının omuzuna koca bir şaplak indirdi, gülerek cevaplarken:

“Ula, sen pu konuştuğuni Türkçemi zannedeysun çi seni anlasunlar.”

“Tepemu atturma ula Ramazan. Ula senin konuştuğunden farku mu var penumkinun? Ayup, ayup! Ula, bari yaban ellerde birluğumuzi koruyalum. Bunca yolu cel, hemşerunla kavga et, yakişur mu?”

Ekip, valizlerini yeniden yüklenmiş, yokuşun altında çarpılmış bıraktığımız otobüse doğru inmeye başlamıştı. Eşim hâlâ söyleniyordu:

“İşte bunun için ben turlara katılmam.”

  
28 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın