• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

Edebiyat Gazetesi

Kültür Sanat Edebiyat Haber Gazetesi

  • Haftanın ÖYKÜSÜ - 22/03/2021
  • Doğan Kitap tarfından her hafta pazartesi sendromu başlığı ile yayınlanan Haftanın öyküsünde bu hafta Doğu Yücel'in İstanbullu hikayesi yer aldı. Aşağıda bu hikayeyi okuyacaksınız. 

     

    haftanın öyküsü

    İstanbullu


    Doğu Yücel

    Kötü haberle uyanmak kadar berbat bir şey yok.
    İnsan dediğin güneş ışıklarıyla, kuş sesleriyle, rüzgârın uğultusuyla,
    ne bileyim horozun üürürüü ötüşüyle falan uyanmalı.
    Hayır, anlamadığım, daha geçen gün Doktor’un ayarlarını
    değiştirmiş, anlık vereceği haberlerin önem derecesini maksimuma
    yükseltmiştim. Ayrıca sabah dokuza kadar gerçekten beni yakından
    ilgilendiren önemli bir haber olmadıkça bildirim geçmemesi
    gerektiğini algoritmasına yüklemiştim. Niye öttü lan şimdi bu!
    Demek ki gerçekten kötü bir haber aldı drone’um. Lanet bir terör
    saldırısı olmalı...
    Sabah da çok erken. Gözlerimi açmadım ama odanın karanlığından
    anlayabiliyorum. Amerika’da mı oldu acaba, orada şimdi gecedir. Off,
    aksi gibi dün partilemiştim, kafam kazandan hallice... Biraz daha
    uyusam mı? Ha şimdi öğreneceğim, ha sonra, ne fark eder ki? Ya
    tanıdığım birinin başına bir şey geldiyse! Belki de o yüzden
    maksimum önem derecesi kazandı haber. Kahretsin, kaçış yok,
    bildirimi açmak zorundayım.
    Neyse ki gözlerimi veya ağzımı açmadan komut verebilirim.
    Doktor’la iletişimimizi ilerlettik. Uçan balon gibi havada hareketsiz
    durduğuna veya bir tepsi gibi cansız göründüğüne aldanmayın, basit
    bir drone’dan çok daha fazlası o. Yıllar içinde düşünsel eylem
    sistemimi o kadar iyi kavradı ki ufacık bir hareketimden bile aklımdan
    geçenleri çıkarabiliyor. Mesela şimdi haberi dinlemek için gözlerimi
    hafifçe kırpıştırmam yeterli. Reseptörleri hemen bunu algılar ve
    bildirimi merak ettiğim sonucuna varıp haberi okumaya başlar.
    Drone’um, empatisi güçlü bir sevgiliden farksızdır.
    Komutu alınca “Amerika’da Terör Saldırısı” dedi Doktor. Sesi o
    kadar güzel ki! (Sesini örneklediğim aktriste selamlar olsun.) Başlık
    farklı bir konuda olsaydı beni tahrik edebilir, bir sabah ereksiyonuna
    yol açabilirdi. Ama sesinin aksine haberin içeriği hiç seksi değildi.
    Kaşlarım çatıldı, gerim gerim gerildim. Bunu fark eden Doktor
    devamını dinlemek istemeyeceğimi düşünerek duraksadı. Drone’um,
    aynı zamanda düşünceli bir arkadaştır.
    Gözkapaklarımı biraz sıktım, devam etmesine onay verdiğimi belli
    edercesine. Bunun üzerine haberin devamını getirdi:
    “Meydandaki patlamada 12 kişi yaşamını yitirdi.”
    Acı ama gerçek, bu rakamla biraz rahatladım. Geçen haftaki terör
    saldırısının sonucu düşünüldüğünde... Tamam, biliyorum,
    kıyaslamak doğru değil ama ne yapabilirsin ki.
    “Hayatını kaybedenler arasında Dünya Barış İnisiyatifi’nin
    kurucularından Alek Kum da var. Terör eylemini Doğu Paktı
    Savaşçıları üstlendi.”
    Of! İşte şimdi Doktor’un beni neden uyandırdığı anlaşıldı! Alek
    Kum, dünya barışı için kritik bir figürdü. O ve arkadaşlarının kurduğu
    Barış İnisiyatifi’nin düzenlediği bol katılımlı gösteriler olmasa DoğuBatı Savaşı sonsuza kadar devam edebilirdi. Kum, sadece gösteri
    yapmakla kalmamış, soruna çözüm de getirmeye uğraşmış, barışın
    zeminini oluşturan ve tarafları ikna eden İstanbul Projesi’nin fikir
    babalarından biri olmuştu. Şimdi onun ölümüyle dengeler değişmiş,
    dünya barışı ve tabii ki İstanbul yeniden tehlike altına girmiş olabilir.
    Doktor beni boşuna uyandırmamıştı, bir İstanbullu olarak bu haber
    beni sadece yakından değil, doğrudan ilgilendiriyordu. Hatta belki de
    dünyada en çok beni ilgilendiriyordu!
    Gözlerimi açtım. Gözbebeklerimi algılayan Doktor’un optik
    vizöründen dijital bir levha havada yelpaze gibi açıldı. Önce Alek
    Kum hakkında bir video yayınlandı ve ünlü barış elçisinin yaptıkları
    hatırlatıldı.
    Daha sonra patlamada ölen insanların fotoğrafları geçmeye
    başladı. Ad, soyadı, yaş, meslek gibi bilgiler fotoğrafların yanında
    belirdi. Her kurbana birer satır. Sadece bir kişi tanıtılırken ad, soyadı,
    uyruk, yaş, meslek gibi klasik bilgilerin dışına çıkıldı. Ezo Dalya, bir
    bankada sıradan bir veznedardı, onu diğerlerinden ayıran, amatör
    dağcı olmasıydı. O gece meydandan geçip havaalanına gidecek ve
    arkadaşıyla birlikte Denali Dağı’na tırmanarak en büyük hayalini
    gerçekleştirecekti. Sağ kalan arkadaşı bu hikâyeyi aktarırken
    gözyaşlarına boğuldu.
    Bu hep dikkatimi çekiyor. Diğer terör olaylarından sonra da böyle
    oldu. Kurbanların hemen hemen hepsi temel biyografik bilgilerle
    geçiştirilirken dünyada yarım kalmış bir hayali olanlar haberlerde öne
    çıkıyor. Sıradan vatandaşlar olmaları veya önemli bir başarılarının
    olmaması bunu değiştirmiyor. Bir hayalleri var ve sadece bu yüzden
    neredeyse Alek Kum kadar yer alıyorlar haberde. Onlar dışındakiler
    ise bir rakamdan ibaret.
    Biliyorum, şu an İstanbul, Dünya’nın en güvenli kenti. Ama yarın hiç
    belli olmaz, ateşkes bozulursa yeniden olaylar patlak verebilir. Bana
    bir şey olursa ben de bir rakamdan mı ibaret olacağım? Hayır, hiç
    sanmıyorum. Ben de o amatör dağcı gibi bir hayali kovalıyorum.
    Hatta o hayali gerçekleştirmiş biriyim. Benim de bahsedilmeye değer
    bir hikâyem var.
    Üstelik bu bir aşk hikâyesi.
    ✽✽✽
    Onunla ilk karşılaşmamı hatırlıyorum... Daha dört yaşındaydım.
    Kars’ta bir dağ köyünde yaşıyorduk. “Masallar” isimli bir kitap verdi
    annem. Üç boyutlu bir çocuk kitabıydı bu. Cildi açar açmaz karşıma
    çıktı. Sayfalardan yükseldi kartondan yapılma Boğaz Köprüsü, Kız
    Kulesi, Galata Kulesi, Sultanahmet Camii, Dolmabahçe Sarayı,
    Boğaz, vapurlar, martılar, kediler... Ağzım açık kalmıştı. Sonraki
    sayfaya geçemedim. Belki bir saat baktım o resme. Ayasofya
    büyüledi, Yedikule Zindanları ürpertti. En ufak detayına kadar
    inceledim kâğıttan şehri. İstiklal Caddesi’nin tramvayına, onun
    arkasına tutunan çocuklara baktım. Dokundum karton figürlere.
    Sanki içine girmiştim şehrin. Kapalıçarşı’yı dolaştım, Harbiye
    Açıkhava Tiyatrosu’nda oturdum, İnönü Stadyumu’nda maç izledim.
    Hiç şüphe yok, ilk görüşte aşktı bu. Fakat şunu da hatırlıyorum:
    Kitabın adı “Masallar” olunca bu gördüğüm resmin var olmayan ya
    da çok eskiden var olmuş bir masal kentine ait olduğunu
    düşünmüştüm. Sonradan öğrendim, düşsel bir kent değildi bu.
    Gerçekti. İstanbul’du adı. Üstelik bulunduğum yerin diğer ucunda
    olsa da aynı ülkedeydik.
    Sonra televizyonda karşılaştım İstanbul’la. En çok da eski filmlerde
    sevdim onu. Sadece filmlerde, dizilerde değil ki, İstanbul her
    yerdeydi. Haberlerin çoğu İstanbul’da geçiyordu. Kitaplar da hep
    ondan bahsediyordu. Şiirler, şarkılar ona serenat yapıyordu, kliplerse
    reklamını. İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı... Şimdi İstanbul’da
    olmak vardı anasını satayım... Hepsi diyordu ki sana: hayat orada,
    hayallerin orada. Ne duruyorsun?
    Dokuz sene önce kararımı verdim. Bu benim kaderimdi. İstanbul’a
    gidecektim. Biliyorum, daha kötü bir zamanlama olamaz. Savaşın
    kapıya vurduğu zamanlar. Soğuk Savaş. O da lafın gelişi. Ne
    soğuğu? Kaynıyordu dünya. Rusya ve İran liderliğinde Doğu Paktı
    kurulmuş, dünya lideri İngiltere’nin kontrolündeki NATO ise bazı
    Afrika ülkelerini yanına alarak Batı cephesini güçlendirmişti. Türkiye
    ise tam anlamıyla arada kaldı. Hükümet, Doğu’dan yana bir tavır
    gösteriyordu ama hem halkın tam desteğini alamadığından hem de
    konum itibariyle Batı’nın dibinde oluşundan dolayı duruşunu
    netleştiremiyordu. İnsanlarımız ikiye ayrıldılar. Göç başladı. Batı’ya
    göç edenler veya Doğu’ya gidenler. Ben iyimser taraftaydım, bence
    savaş falan çıkmayacaktı. Hepsi gazetelerin abartmasıydı.
    İstanbul’un boşalmaya başlamasını bir fırsat olarak gördüm. Nüfusun
    azalmasıyla birlikte şehrin sınırları açılınca yola çıktım.
    Yıl 2091. Cebimde üç kuruş parayla atladım trene. Belirgin bir
    hedefim yoktu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Sadece kaderimin beni
    İstanbul’a çağırdığından emindim. O sese kulak verdim.
    Haydarpaşa Garı’ndan çıkıp İstanbul’la karşılaştığımda o eski
    filmdeki gibi, “İstanbul seni yeneceğim!” dedim, evet bunu bile yaptım
    çünkü İstanbul maceramın eski Yeşilçam filmleri gibi geçmesini
    istiyordum. Ne bileyim çok kısa süre sonra şehrin Hollywood savaş
    filmlerinin setine dönüşeceğini!
    İlk bir yıl zorlu geçti. Henüz savaş İstanbul’a sıçramamıştı ama tüm
    sektörler kan kaybetmeye başlamıştı. İş bulamamıştım. Tabiri caizse
    süründüm. İstanbul beni kabul etmiyordu. Beni atmaya, kusmaya
    çalışıyordu sanki. Aşkıma karşılık vermiyordu. Şehir gibi İstanbullular
    da reddediyordu bu kavruk tenli Doğulu genci. Sadece burada
    yaşayarak İstanbullu olamayacağımı acı hatıralarla tecrübe ettim.
    Birikimim bitince otobüs bagajlarında, metruk evlerde, ATM
    kulübelerinde, parklarda, cami avlularında geceyi geçirdim. Ama
    umudumu hep korudum. Talihin yüzüme güleceğini biliyordum.
    Burası hayallerin gerçeğe dönüştüğü şehirdi. Sadece biraz daha
    İstanbullu gibi davranmam gerekiyordu. Diyaloga girmem
    gerekiyordu. Şehirle ve bu şehrin insanlarıyla. Bu düşüncemde haklı
    olduğumu çok yakında anlayacaktım.
    İstanbul’la ilgili en çok sevdiğim şey vapurlar. Şehirde işleyen tüm
    vapur seferlerinin yıllardır gediklisiyim. Vapurlar sadece ulaşım aracı
    değil, hatta ulaşım onların ikinci veya üçüncü işlevi. Vapurlar burada
    gelişen teknolojiye ve hızlanan zamana meydana okuyan bir
    gelenek. Bu gelenek her şeye inat korunuyor. Yasalar bu geleneğin
    yaşamasını istiyor. Devletler bazen insanları şaşırtıyor, biliyorum.
    İnanabiliyor musunuz, Kadıköy-Beşiktaş arası yüz yıl önce olduğu
    gibi hâlâ 20 dakika. Dilerseniz hava yolunu kullanabilir, bir dronetaksiyle kırk saniyede kıtadan kıtaya sıçrayabilirsiniz ama benim
    gibiler hâlâ vapuru tercih ediyor. Zaman Terapisi diyoruz buna.
    Bu yirmi dakikaya şükrediyorum çünkü başka türlü Arya Tulgar’la
    tanışamazdım. Vapurun tahta bankında yanıma oturmuştu. Kıvırcık
    saçlı, patron edalı bir kadındı. Eski tarz, kâğıttan yapılma bir kitap
    okuduğumu fark edince, “Bunlardan epeydir görmemiştim” dedi.
    “Annemden yadigâr. Yeniden üretilmemeleri çok acı” dedim.
    Kaşlarını çattı. “Aman efendim, geriye kalan ağaçlar da kimsenin
    okumadığı kitaplarla mı heba olsun?” dedi. “Dijital kitap bile
    okumuyorlar, yazık gerçekten!”
    Hemen sonra yaptığı işi söyledi, dijital kitap satan bir şirketin
    yöneticisiydi. Satışlar o kadar düşmüş ki, iflasın eşiğindeymiş şirketi.
    Nostalji sevdam baş gösterdi. “İnsanlar eski kitapları özlüyorlar,
    kâğıttan sayfaları çevirmeyi, o kitabı taşımayı” dedim. Önce bu eski
    kafalı görüşüme sert çıktı. “Saçmalamayın rica edeceğim. Yıl 2091.
    Kâğıtla mı uğraşacak insanlar? Okur-Aygıtları onlara artık her şeyi
    veriyor. Sayfaya dokunma hissinden üç boyut algısına kadar. Fondan
    müzik verenler bile var” dedi.
    “Peki ya eski kitap kokusu?” diye sordum. Hayatımı değiştiren soru
    buydu işte. Üstüne düşündüğüm bir fikir de değildi bu, aniden aklıma
    geldi ve dudaklarımdan döküldü. Arya Hanım’ın çok hoşuna gitti bu
    fikir. İş teklifi etti. Beşiktaş’ta vapura parasızlıktan kaçak binmiştim,
    Kadıköy’de vapurdan indiğimde bir işim vardı.
    Eski kitap kokusunu üretmek için kurulan ekibin başındaydım,
    çöplerden, antikacılardan kitaplar bulup topladık. Biraz toprak
    kokusu, biraz toz, biraz tahta, biraz da çikolata aroması. Formül
    buydu. Bu kokuyu ince ince etrafa yayan cihazlarımız müthiş ilgi
    gördü. Kitap okurlarının aradığı demek buydu. Sonra plaklara özgü
    cızırtıları ekleyen müzik dinleme aygıtları, görüntüye 35 mm filmlere
    özgü çizgiler çeken film oynatma makineleri derken Arya Hanım’la
    ortaklığımız büyüdü. Artık otobüs bagajlarında değil, Ortaköy’de
    kendime ait bir evde kalıyordum. İstanbul hayallerimi
    gerçekleştiriyordu. Aynı filmlerdeki gibi.
    Tabii o füzeler düşünce her şey değişti!
    İlk füze Doğu Paktı’ndan geldi. Attıkları füze Marmara Denizi’ne
    düştü. Gözdağı vereceklermiş. Bunun yapılması gerekiyormuş.
    Bilirsiniz, barış için. Batı Cephesi’ne en yakın sulak alan olduğu için
    burası seçilmiş. Kimse ölmemişmiş.
    İngiltere liderliğindeki Batı Cephesi hiç geri kalır mı? Hemen bir
    barış füzesi de onlar gönderdi. Evet “barış füzesi”, bu adı taktılar
    ona. Peki nereye? Doğu Paktı’nın lider ülkelerinden Rusya’ya ve
    İran’a en yakın sulak alan Karadeniz’di, o da İstanbul’a yakın bir yere
    düşünce şehir yeniden korkuyla sallandı. Batı Cephesi de aynı
    şekilde savundu kendisini, dünya barışı için, dengelerin korunması
    için savaş teknolojilerinin geldiği seviyeyi göstermeleri gerekiyormuş.
    Hem kimse ölmemiş. Balıkları kim düşünür ki!
    Artık dünya savaşının kaçınılmaz olduğu yazıyordu gazetelerde.
    İşin açığı, bu savaşı bence ne Doğu Paktı ne de Batı Cephesi
    çıkardı. Medyaydı iki tarafı kızıştıran. Haber olsun diye ünlü bir çiftin
    arasını açıp kavgayı haber eden magazinciler gibi körüklediler
    olayları. Bir Doğu’yu, bir Batı’yı fişteklediler. Tabii bu defa olan
    sadece ünlü çiftin çocuklarına olmadı. On binlerce çocuk büyüklerin
    kavgasına kurban gitti.
    Bir kavganın en tehlikeli yeri kavga edenlerin arasıdır. Yumruklar
    orada çarpışır, bıçaklar oraya saplanır. Bu yüzden sokak
    kavgalarında çoğunlukla kavga edenler değil ayırmaya çalışanlar
    ölür. İşte İstanbul’a olan buydu. Şehrimiz, Doğu ile Batı’nın tam
    ortasında kaldı.
    Ülke olarak bu savaşta hangi tarafta olduğumuzun anlaşılmaması
    başka bir savaşı doğurdu. Doğu-Batı Savaşı başladığında
    insanlarımız ikiye bölündü, Doğu’yu haklı bulanlar ve Batı’dan yana
    olanlar. İç Savaş çıktı. Dünya Savaşı devam ederken en korkunç
    manzaraların bazılarına Türkiye’nin İç Savaşı’nda şahit olunuyordu.
    Diğerleri uzaktan kumandalı füzelerle birbirlerine zarar veriyordu.
    Türkiye’de olan şey ise yakın dövüştü. Vahşi ve barbarca yakın
    dövüş. İki adamın kül olmuş binaların ortasında birbirini boğazladığı
    meşhur fotoğraf var ya, –sonra iki adamın kardeş oldukları da ortaya
    çıkmıştı hani– İstanbul’da çekilmişti. Bir çocuğun beynini uçuran on
    beş yaşındaki kızın fotoğrafını hatırlar mısınız? O da İstanbul’da
    objektiflere yakalandı. Kısacası dünya savaşıyordu ama dehşetin en
    büyüğünü İstanbul yaşıyordu.
    Ben savaştan uzak durdum. Arya Hanım’la yer altında bir sığınak
    kurduk, çalışanlarımızla birlikte orada saklandık. Yerin üstünde
    kimsenin hatırlamak istemeyeceği korkunç olaylar döndü.
    Milyonlarca insan en kötü şekillerde öldü. Savaşın yedinci yılında
    insanlar bu savaşın sonsuza kadar süreceği gibi korkunç bir fikre
    kapıldılar. En koyusundan karamsarlık... Daha önce hiçbir dünya
    savaşı altı yıldan uzun sürmemişti. Savaş aleyhtarları bile yedinci
    yılda artık bunun geri dönüşü olmadığını görüp pes etti. Sanki
    insanoğlu, yaptıklarının utancını taşıyamadığından intihar etmeye
    karar vermişti ve bu savaşı sürdürerek kendini imha etmeye
    çalışıyordu.
    Alek Kum ve birkaç barış sevdalısının başını çektiği Barış İnisiyatifi
    olmasa sonumuz yakındı. Onların dünyanın dört bir yanında
    gerçekleştirdikleri halk eylemleri, savaşın sonunu getirmek için
    tarafları zorladı. Alek Kum en çok da İstanbul’da çekilmiş o
    fotoğraflarla küresel bir etki uyandırdı. Gerçekleri insanlığın yüzüne
    çarptılar. Fotoğraflarla birlikte İstanbul da savaşın sembolü oluverdi.
    Doğu Paktı, Batı Cephesi ve onların arasında kalan Türkiye ateşkes
    için bir araya geldi.
    Peki insanlığın bir daha bu cinnet haline gelmemesi için ne
    yapılmalıydı? Doğu ve Batı’nın bir daha birbirine girmemesi için nasıl
    bir önlem alınmalıydı? Yanıt basitti. Bir duvar. Her zaman olduğu gibi
    kahrolası bir duvar!
    Fakat tarihe utançla geçen betondan çelikten duvarlardan değil.
    Daha medeni, daha anlamlı, yaşayan bir duvar olmalıydı bu. Doğu
    ile Batı’yı ayıran görünmez bir paravan.
    İşte o noktada dehşetin buram buram yaşandığı İstanbul akla geldi.
    İstanbul Projesi böyle bir beyin fırtınasının sonucunda doğdu.
    İstanbul, Doğu ile Batı’nın arasında bir tür duvar oldu.
    Dünya yaralarını sardı, İstanbul tamir edildi. Doğu-Batı Savaşı’nın
    küllerinden bugünün dünyası yükseldi. Mutlak barış ortamı sağlandı.
    Bir süre ütopyayı yaşadık.
    Fakat çok geçmeden terörizm baş gösterdi. Savaşta olup bitenleri
    unutamamış örgütler uykularından uyandı. Bir Doğu’da, bir Batı’da
    terör eylemleri patlak verdi. Neyse ki tarafsız bölge İstanbul, terörden
    payını almadı. İstanbul Projesi sağ olsun, barış buradan eksik
    olmadı.
    ✽✽✽
    Doktor, “Yorumlar var, ister misin?” diye soruyor. İstiyorum tabii ki.
    Birkaç yorumcunun sesinden yorumları okuyor: “Dünya Barışı
    Riskte”. Tahmin ettiğim üzere Alek Kum’un ölümüyle birlikte dünya
    barışının sarsıldığını yazıyorlar. Bak şu gazetecilere! Yine aynı şeyi
    yapıyorlar! Savaş yeniden çıkabilirmiş gibi imalar... Diyorum ya, bu
    medyadan korkacaksın. Olan biten onca şeyden sonra tirajlarının
    yükselmesi için savaş çığırtkanlığı yapmaktan geri kalmıyorlar.
    Politikacılar bile aklandı, gazeteciler hâlâ aynı teraneyi okuyor.
    Daraldım vallahi. Uykum da kaçtı. Aç şu perdeleri Doktor!
    Oo işte bu. Tüm bu karamsar düşüncelerin tersine hava açık.
    Güneş doğdu, doğacak. Bu saatlerde dışarı çıkmayalı epey oldu.
    Atıyorum kendimi dışarı. Doktor da peşimden geliyor. Uçan bir
    tepsiden ibaret değildir o, aynı zamanda şahane bir yol arkadaşıdır.
    Ortaköy Portakal Yokuşu’ndan iniyoruz drone’umla. Boğaz
    Köprüsü’nün altından Ortaköy merkeze doğru. Ortalık tenha.
    Arnavutköy’e yürüyorum. Kimseler yok. Burada sıra sıra balıkçılar
    olurdu eskiden, oltalarını savururlar denize, gün boyu kovalarını
    doldururlardı balıklarla.
    Güneş tırmanıyor binaları. Güzel bir kızıllık kaplıyor gökyüzünü.
    Vapur seferleri başladı mı acaba? Akıllı frizbim, “Başladı” diyor,
    “hatta Arnavutköy iskelesinden ilk sefer hemen şimdi.” Sanki benim
    için kalkmış gibi vapur. Burada çalışanlar hep mekanik. Kaptanından
    temizlikçisine hepsi sibernetik organizma. İnsanlar tarafından şarj
    edilmelerine gerek yok, güneş enerjisiyle çalışıyorlar. Bir mekanik
    benden şüphe duymuş olmalı, gözleri kilitleniyor bana.
    Kımıldamadan duruyorum bir süre. Uzaklaşıyor sonra. Neyse ki, bu
    işçi mekanikler yeterince zeki değiller, bir mekanikle bir insanı ayırt
    edemiyorlar.
    Vapurun kafesinden simit ve çay alıyorum. Mekanik çayı iyi
    demleyememiş ama buna da şükür. Simitten bir parçayı atıyorum
    havaya, denize düşmeden kapıyor onu bir martı. Aldılar simidin
    kokusunu, bir martı sürüsü hemen sarıyor vapurun kıç güvertesini.
    Simidimi uçan arkadaşlarımla paylaşıyorum. Doktor biraz kıskandı
    sanki, martıların arasında uçmaya başladı. Bakar mısınız tipe,
    manevralarıyla ilgimi çekmeye çalışıyor. Âlem drone valla.
    Kendi icadımız u-Book’u açıyorum, biraz kitap okuyorum. Eski kitap
    kokusu boğazın deniz kokusuna karışıyor. Birkaç sayfa okumuşken
    beliriyor önümde Kız Kulesi. O üç boyutlu masal kitabında
    gördüğümde beni nasıl büyülediyse yine aynı şekilde büyülüyor.
    Sanki daha önce binlerce defa görmemişim gibi. Sabahın köründe
    denizin ortasında tek başına. Benim gibi. Keyifleniyorum, bir ıslık
    çalıyorum. Rastgele bir melodi martıların çığlıklarına eşlik ediyor.
    Hemen sonra Haydarpaşa Garı çıkıyor karşıma. Merdivenlerinin
    üzerinde dikilip “Yeneceğim seni İstanbul!” diye aklımdan geçirişim
    dün gibi. Şimdi İstanbul’u yendim mi, o mu beni yendi, dünya mı
    İstanbul’u yendif, ne oldu ne bitti emin değilim.
    Kadıköy’de geziyorum biraz. Oradan tekrar vapur, ver elini
    Eminönü. “Çek bana bir balık ekmek usta!” Yanına da turşu suyu iyi
    gider. Veriyorlar bana istediklerimi, hiç konuşmuyorlar. Hiç
    konuşmazlar zaten. Mekanikler öyle, sessiz moddalar. Sorun değil,
    balık ekmek hâlâ eskisi gibi.
    Yeni Cami’nin önünde kuşlara yem atıyorum. Nasıl da üşüşüyor
    güvercinler. İnsan kalabalığı yok artık. İstanbul’un yeni hâkimleri
    kuşlar, kediler, köpekler... Olması gerektiği gibi, belki de...
    Bugün şehre dair tüm ritüelleri yerine getirmek istiyorum. Bunun
    eksiksiz, kusursuz bir randevu olmasını istiyorum. Bir sevgiliyle son
    randevu gibi...
    Galata Köprüsü’nden geçip sekiz çizen Kamondo merdivenlerinden
    yukarı çıkıyorum, doğru Galata Kulesi’ne. Hiç çıkmadım bu kuleye,
    biliyor musunuz? Ne zaman çıkmaya kalkışsam uzayıp giden bir
    sırayla karşılaşırdım. Şimdi kimseler yok ama canım istemiyor. Öykü
    kitaplarında bir öyküyü okumadan bırakırım ben. Kitabın raf ömrünü
    uzatırım böylece. Hep bir kısmı okunmamış kalır. Çok sonra bir gün
    bir his gelir, o zaman okurum. İşte Galata Kulesi’nden İstanbul’u
    seyretmek de hep o son öykü olarak kalsın istiyorum.
    Çocukken beni kendine âşık eden o üç boyutlu kitaptaki kartondan
    şehrin içinde gezen bir kahramanım sanki. En sevdiğim yerlerini tek
    tek geziyorum. Ne kadar özlemişim meğer. Tramvay çalışıyor mu
    diye bakıyorum, çalışıyor. Atlıyorum hemen. İstiklal Caddesi’nde
    kimsecikler yok. Boston’daki patlama ve Kum’un öldürülüşüyle
    birlikte savaşın tekrar patlak vermesinden mi korkuyorlar acaba?
    Şimdi bunu düşünmek istemiyorum. Tüm özlemlerimi gidermek
    istiyorum. Sanki birileri varmış gibi tramvayın çıngırağını çalıyorum.
    Aracı kullanan mekanik makinist bön bön bakıyor.
    Galatasaray’da iniyorum, meydana yürüyeceğim. İstiklal Caddesi
    aynı o kitaptaki gibi. İstanbul’a geldiğimde burası can çekişiyordu,
    şehrin cazibe merkezi olmaktan çıkmıştı. Neyse ki İstanbul Projesi
    için sağlanan yabancı fonla burayı 20. yüzyıldaki haline
    dönüştürdüler. Mekanikler sağ olsunlar, çok iyi iş çıkardılar. Ha kime
    yarıyor bu, soru işareti...
    Gümüşsuyu’ndan aşağı iniyorum. Gümüşsuyu Parkı’nda bir banka
    oturuyorum. İnönü Stadyumu, Dolmabahçe Sarayı, Dolmabahçe
    Camii önümde. İstanbul’da çok şey değişti; gökdelenler, binalar
    arasındaki teleferikler, yer altından geçen yüzlerce asansör hattı.
    Ama ben İstanbul’un değişmeyenlerini seviyorum. O kitaptakileri...
    Kapattım gözlerimi. Kitabı hatırlamaya çalıştım. İstanbul’u
    dinliyorum, gözlerim kapalı.
    Eskiden trafik gürültüsü olurdu, kornalar çalar, sirenler acı acı
    bağırırdı. Stadyumda yapılan tezahüratlar, şoförlerin küfürleri,
    simitçilerin haykırışları, vapurların düdükleri. Şimdi hiçbiri yok.
    İstanbul Projesi’nden beri böyle.
    Ateşkes sürecinde Doğu’nun da Batı’nın da en büyük tedirginliği
    birbirlerine komşu oluşlarıydı. Sınırlara artık güvenmiyorlardı. Bir
    tampon bölge gerekiyordu. Diğer yandan, barış taraftarları da bu
    savaşın unutulmaması gerektiğini, bunun için de bir sembole ihtiyaç
    duyulduğunu söylüyorlardı. İnsanoğlu kendine ait çok kıymetli bir
    şeyi feda etmeliydi, ancak bu şekilde savaşın izleri hafızalarda her
    daim kalabilirdi. Barış görüşmelerinin başındaki isimlerden Alek
    Kum’un aklına Kıbrıs örneği geldi. 1970’lerde Türk-Rum savaşının
    sonunda iki tarafın ortak kararıyla Maraş/Varosha yerleşim ve iskâna
    kapatılmıştı. Kıbrıs adasının en güzel tatil beldesi etrafına duvarlar
    ve tel örgüler örülerek bir tarafsız bölgeye dönüştürülmüştü.
    Düşmanları ayıran bir hayalet şehir.
    Başarılı da olmuştu. Maraş/Varosha hem iki düşmanı ayırıyor hem
    de bir zamanlar bir arada yaşayan iki milletin birbirine nasıl girdiğini
    hatırlatıyor, bir utanç simgesi olarak iki tarafa geçmişlerindeki suçları
    gösteren bir ayna tutuyordu.
    İşte Doğu-Batı Savaşı’nın sonunda da iki taraf arasındaki tampon
    bölgenin, o utanç aynasının İstanbul olmasına karar verildi. İstanbul
    feda edildi. İstanbul Projesi, namı diğer İnsansız Şehir Projesi.
    Düşmanları ayıran bir başka hayalet şehir. İlelebet değil, bir on sene
    için. Ondan sonra projenin başarılı olup olmadığına göre şehir tekrar
    açılabilirdi. Türkiye Hükümeti, İç Savaş’tan çıktığı için yaralı
    durumdaydı, Doğu ve Batı’nın bunun karşılığında vereceği ödeneğe
    ihtiyacı vardı. Kabul ettiler. Bir senede şehir boşaltıldı ve yapay
    zekâya emanet edildi. Şehrin sınırları kapatıldı. İnsanların yerine
    şehirdeki hayatı ve insan hâkimiyetini devam ettirmek üzere
    mekanikler geldi. Sonuçta İstanbul’u hayvanlara, bitkilere, böceklere
    bırakmayı kimse istemezdi. Ayrıca bu simülasyon hayat, İstanbul
    Ghost City isimli televizyon programında yayınlanacaktı. Projenin
    masrafları da böylece çıkacaktı.
    Tabii ki, beni öyle kolay kolay İstanbul’dan ayıramazlardı. Arya
    Hanım gitti, ben kaldım. Önce sığınakta saklandım. Orası fark
    edilince otobüs bagajlarında kaldım. Ağaçlara çıktım, rögar
    kapaklarını açıp lağımlara indim. Benim hayalim bir İstanbullu
    olmaktı. Doğma büyüme İstanbullu olmayabilirim ama bir kere oldum
    işte. Bunu benden alamazlar. Benim gibi başkaları da inat etti.
    Saklandık. Saklanmaya da devam ediyoruz.
    ✽✽✽
    Birdenbire bir ses işitiyorum. Hayırdır inşallah! Bir ıslık sesi.
    Gizlenenlerden biri bana kendi yerini mi belli ediyor acaba? Yok,
    hayır, bu ıslık sesi yukarıdan, gökyüzünden geliyor. Kafamı
    kaldırıyorum, bir şey görünmüyor. Uçak olabilir mi? Hiç sanmam.
    Kaç zamandır görmedim. Sınırlar gibi İstanbul’un hava sahası da
    kapatıldı.
    Derken karşı yakada, binaların orada bir patlama! Kulağımda
    yankılanan zzzz sesiyle bakakaldım. Öyle böyle bir patlama değil.
    Halka şeklinde büyüyüp yükseldi, mantar şekline büründü. Üç
    gökdelen yüksekliğinde bir mantar dumanı. Ha siktir! Anadolu
    yakasına nükleer füze attılar. Kim, neden, nasıl?
    Doktor, haberleri açtı.
    “Batı Cephesi, Alek Kum’a karşı gerçekleştirilen terör eyleminden
    sonra Doğu Paktı’nı uyarmak için İstanbul’un Anadolu yakasına V tipi
    füze attı.”
    Eyvahlar olsun! İstanbuluma, aşkıma siz nasıl bunu yaparsınız!
    “Batı Cephesi, bu uyarı atışında kimseye zarar gelmediğini dünya
    halklarına iletiyor. İstanbul iki seneye yakın bir süredir insandan
    arındırılmış durumda.”
    Yanılıyorlar, benim gibi insanlar var. Gizlenenler. Özellikle Anadolu
    yakasını tercih ediyorlar. Orada saklanacak daha çok yer var. Garda
    yaşayan bir aileyle karşılaşmıştım mesela. Umarım bu füze onları
    etkilememiştir. Ben Avrupa yakasını tercih edenlerdenim. Benim gibi
    başkaları da var. Asker mekaniklerden gizlenerek arada bir
    gizlendiğimiz yerden çıkıyoruz. Bugün hava güzel olunca İstiklal’de
    onları görürüm diye ummuştum ama yoktular. Acaba Anadolu
    yakasına atılacak füzeden haberleri mi oldu?
    Doktor, “Yeni bir haber var” dedi.
    İnanmayacaksınız ama drone’un sesi titriyordu.
    “Oku Doktor, oku.”
    “Doğu Paktı, misilleme füzesini gönderdiğini açıkladı. Batı
    Cephesi’ne yakın olmasından dolayı İstanbul’un Avrupa yakası
    hedef olarak seçildi.”
    Allah’ın cezaları! Tam olarak nereye attılar acaba?
    Doktor’un yanıtı gecikmedi: “Doğu Paktı stratejistleri uyarı atışının
    hedefi olarak sahil şeridini seçtiklerini açıkladılar.”
    Off sıçtığımın belgesi bu.
    Doktor devam etti: “Doğu Paktı sözcüsü kimseye zarar
    gelmeyeceğini söyledi ve İstanbul’da nüfusun zaten sıfır olduğuna
    dikkatleri çekti.”
    Nah, sıfır! Geri zekâlılar sizi. İstanbul’u mekaniklere bırakacağımızı
    mı sanıyordunuz! Buradayız biz oğlum, buradayız. Of ya. Resmen
    son dakikalarımı yaşıyorum! Belki o kadar bile değil...
    “Doktor, ne dersin? Kaçma şansım var mı?”
    Doktor ilk defa bir soruma yanıt veremedi.
    Kaçmak istemiyorum zaten. Çocukluğumdan beri bir İstanbullu
    olmayı hayal etmiştim. Bakın, İstanbul’da yaşamak değil, İstanbullu
    olmak... Bu ikisi birbirinden o kadar farklı ki. Herkes İstanbul’da
    yaşayabilir ama İstanbullu olamaz. Bunun için her şeyimi verdim ben
    ve başardım.
    Bir ıslık sesi geldi. Yine gökyüzünden.
    Duyuyor musunuz kaderin cilvesini?
    “Doktor, sen hâlâ yetişebilirsin. Hemen sığınağa git!” dedim
    drone’uma. “Sonra da anlat onlara hikâyemi. Anlaşıldı mı?”
    Doktor yanıt veremedi, ışıkları yanıp söndü sadece. Son komutumu
    mecburen onaylayışının sinyaliydi bu. Gökyüzüne fırladı sonra.
    Yaklaşan garabeti fark eden bir kuş sürüsünün arasına karıştı.
    Onlarla birlikte uçuyor şimdi.
    Güneş diğer yakadan batıyor. Sarı ve lacivertle karışık bir kızıllık
    kapladı gökyüzünü. Son kez seyreyliyorum İstanbul’un siluetini. Son
    kez dinliyorum onu. Şanslıyım belki de, “Son dakikalarını nasıl
    geçirmek istiyorsun?” diye sorsalar, “İstanbul’u izleyerek” derdim
    herhalde... Acı gerçeğin sesiyle bölünüyor düşüncelerim. Giderek
    yükselen lanet bir ıslık sesi bastırıyor İstanbul’un müziğini.
    Korkuyorum ama gözüm arkada kalmadı. Biliyorum ki hikâyemi
    yazacaklar. Benim kim olduğumu öğrenecek insanlar. Bir barış
    füzesinin kazara öldürdüğü kurbanlardan biri değilim ben. Bir
    rakamdan daha fazlasıyım. Yarım kalmış olsa da bir hayalim var ve
    tarihe geçeceğim. Ben bir İstanbulluyum.
    Ben, son İstanbullu.

    Duyuru Arşivi

  • Bir Tutkunun Serüveni - Ali Akgün
  • Rahime Kösem Alcan’ın İlk Öykü Kitabı “Yoğun Bakımda Umut”, Klaros Yayınları’ndan Çıktı!
  • ALARGA Edebiyat ve Eleştiri Dergisi hayırlı olsun.
  • Fazla Yağ Göz Çıkarmaz- Duygu Karaca
  • Ali Akgün'ün Akıl ve İman kitabı çıktı.
  • Güvercin Sevdası 3. Baskı Yaptı.
  • Şükür Engel Tanımaz - Hüseyin Küçük
  • Gecenin Yelesi Sıddıka Zeynep Bozkuş
  • Haftanın ÖYKÜSÜ
  • Senaryo Yazarlığı Mektebi
  • Bakmak Dinelemek Okumak söyleşileri Devam Ediyor
  • Osman Kahveci'nin Şiirle düşünmek kitabı çıktı.
  • Esra Ersoy'un Kalır adlı eseri yayınlandı
  • IHLAMUR DERGİSİ 100. SAYIDA
  • Amin Maalouf Türkiyeli okurlarıyla 9 Mart’ta buluşuyor.
  • 21 Kadın 21 Öykü
  • GÜMÜŞHANE'DE YAYINLANAN HERFENE DERGİSİ
  • "EDEBİYATIMIZDA BİSİKLET" KİTABI ARATOS YAYINLARINDAN ÇIKTI
  • HİKAYECİ İMDAT AVŞARIN YENİ KİTABI ÇIKTI
  • KIRMIZI KEDİ YAYINLARI METİN ALTIOK ŞİİR ÖDÜLÜ