• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

Edebiyat Gazetesi

Haftalık Kültür Sanat Haber Gazetesi

  • Haftanın ÖYKÜSÜ - Kadınsız Erkekler - aşık samsa - 29/03/2021
  • Âşık Samsa


    Gözünü açtığında, Gregor Samsa’ya dönüştüğünü anladı.
    Yatakta sırtüstü uzanmış, odanın tavanına bakıyordu. Gözü odanın
    loşluğuna alışıncaya dek biraz zaman geçmesi gerekti. Görebildiği
    kadarıyla bu, her yerde bulunabilecek türden, sıradan bir tavandı.
    Yeni boyandığında beyaz ya da açık krem renginde olmalıydı. Ancak
    zamanla toz ve kirden, artık bozulmaya yüz tutmuş sütü andıran bir
    renk almıştı. Üzerinde bir süs olmadığı gibi, “İşte bu!” denecek
    karakteristik bir özelliği de yoktu. Ne bir şeye vurgu yapıyordu, ne de
    bir mesajı vardı. Bir tavan olarak yapısal görevini yerine getirmenin
    ötesinde bir iddiası yoktu.
    Odanın bir yanındaki duvarda (onun solunda) yüksek bir pencere
    Ö
    vardı, ancak bu pencere içeriden kapatılmıştı. Önceden orada
    bulunan perde çıkarılmış, çerçeve üzerine boydan boya kalın
    tahtalar çakılmıştı. Tahtalar arasında –bilinçli olarak mı böyle
    yapılmıştı, belli değildi– birkaç santimetrelik aralıklar yer alıyor, bu
    aralıklardan sabah güneşi odanın içine sızıp, yerde parlak, birbirine
    koşut çizgiler oluşturuyordu. Pencere neden böyle sımsıkı
    kapatılmıştı, bilmiyordu. Bu odaya birinin girmesini önlemek için mi?
    Ya da buradan birisinin çıkmasına engel olmak için mi (bu birisi
    acaba kendisi miydi)? Yoksa büyük bir fırtına ya da kasırga mı
    yaklaşıyordu?
    Hâlâ sırtüstü yatar vaziyette başını hareket ettirerek odayı inceledi.
    Odada, üzerinde yattığı yatak dışında, mobilya olarak
    adlandırılacak tek bir parça eşya yoktu. Ne bir sandık, ne bir
    çekmeceli dolap, ne bir masa, ne de bir sandalye. Duvarda ne bir
    resim, ne saat, ne de ayna asılıydı. Aydınlatma için bir şey de
    görünmüyordu. Görebildiği kadarıyla, yerde de ne bir kilim, ne de
    halı seriliydi, sadece bomboş ahşap bir zemin vardı. Duvarlar,
    solmuş duvar kâğıdıyla kaplıydı, üzerinde ince desenler vardı ama
    zayıf ışık altında –belki normal ışıkta da değişen bir şey olmazdı
    ama– bu desenlerin ne olduğunu anlamak mümkün değildi.
    Pencerenin karşısında, onun sağına denk gelen duvar tarafında bir
    kapı vardı. Kapının üstünde de yer yer rengi atmış, sarı metal bir
    kapı tokmağı. Bu oda muhtemelen eskiden bir yatak odası olarak
    kullanılıyordu. Öyle bir havası vardı. Ancak, eskiden orada bulunmuş
    herkesin izi tamamıyla silinmişti artık. Onun şimdi yattığı yatak,
    odanın ortasına öylece bırakılmıştı. Ama yatağa nevresim takımı
    geçirilmiş değildi. Çarşaf yoktu, yorgan ve yastık da. Eski püskü bir
    çıplak döşek konmuştu sadece.
    Burasının neresi olduğu, bundan sonra ne yapması gerektiği
    konusunda Samsa’nın hiçbir fikri yoktu. Tek bildiği, onun Gregor
    Samsa adında bir insanoğluna dönüştüğüydü. Bunu nasıl olup da
    biliyordu? O uyurken birisi kulağına, “Senin adın Gregor Samsa” diye
    fısıldamış olabilirdi.
    Peki, Gregor Samsa’ya dönüşmeden önce, acaba kimdi? Acaba ne
    idi?
    Bunu düşünmeye başlayınca bilinci bulanır gibi oldu. Başının içinde
    karanlık bir sütun gibi bir sivrisinek sürüsü yükseldi sanki. Bu sütun
    giderek kalınlaşıp koyulaştı, hafif bir vızıltı çıkararak beyninin
    yumuşak kısmına doğru hareket etti. Bunun üzerine Samsa
    düşünmeyi bıraktı. Bir şeyi yoğun bir biçimde düşünmek şu anki
    halinde çok ağır bir yüktü.
    Bedenini hareket ettirmeyi bir şekilde öğrenmeliydi. Orada sonsuza
    dek tembel tembel yatıp, sırtüstü tavanı seyredemezdi. Hem bu
    pozisyonda son derece savunmasızdı. Kendisine bir saldırı olsa –
    sözgelimi vahşi kuşlar ona saldırsa– hayatta kalma şansı hiç yoktu.
    Başlangıç olarak el parmaklarını oynatmaya çalıştı. Sol ve sağ elinde
    beşerden toplam on uzun parmağı vardı. Her bir parmağında da
    birkaç eklem yeri bulunuyordu; bu yüzden, hepsini eşzamanlı olarak
    hareket ettirmek zor bir işti. Dahası, tüm bedeni uyuşmuş gibiydi
    (sanki ağır, yapışkan bir sıvının içine çekilmişti bedeni), ellerine güç
    gönderemiyordu.
    Yine de, gözlerini kapatıp, dikkatini vererek sabırla yinelediği birkaç
    başarısız denemenin ardından, her iki elinin parmaklarını giderek
    daha rahat hareket ettirebilecek duruma geldi. Eklemlerini de, ağır
    ağır da olsa, hareket ettirmeyi başardı. Parmak uçlarını hareket
    ettirince, bedenini saran uyuşukluk hissi de azalarak geçti. Ancak
    sonrasında, bu uyuşukluğun yerini doldurmak ister gibi –sanki
    dalgaların karanlık, uğursuz kayalıklara çarpması gibi– şiddetli bir
    ağrı bedenini esir aldı.
    Bu ağrının açlık hissi olduğunu anlaması için bir süre geçmesi
    gerekti. O ana değin tek bir kez bile kapılmadığı, daha doğrusu, en
    azından böylesini hatırlamadığı, karşı konulmaz bir açlık hissiydi bu.
    Sanki bir haftadır ağzına tek lokma koymamış gibiydi. Bedeninin
    ortasında kocaman bir boşluk oluşmuştu adeta. Tüm kemikleri
    gıcırdıyor, kasları kasılıyor, iç organları seğiriyordu.
    Samsa bu acıya daha fazla dayanamayıp, iki dirseğini yatağa
    dayayarak yavaş yavaş bedeninin üst kısmını doğrulttu. Kalkarken
    sırtından korkunç çıtırtılar geldi. Acaba ne kadar süredir bu yatakta
    yatmaktaydı? Tüm bedeni, kalkmaya çalışmasına karşı direniyor,
    mevcut duruşunu değiştirmesine yüksek sesle karşı çıkıyordu sanki.
    Bu acıya da bir şekilde katlanıp, tüm gücünü kullanarak bedenini
    hareket ettirdi ve yatak ucuna oturmayı başardı.
    Bu ne kadar da çirkin bir bedendi böyle. Çıplak bedenine şöyle bir
    bakıp, göremediği yerlerine eliyle dokunan Samsa ister istemez
    böyle düşündü. Çirkin olmakla kalmıyordu, çok da savunmasızdı.
    Pürüzsüz, beyaz ten (bir miktar kılla kaplıydı sadece), tamamıyla
    korunmasız yumuşak bir karın, inanılmayacak kadar tuhaf bir şekli
    olan bir cinsel organ, yalnızca ikişer tane ince, uzun kol ve bacak,
    mavi ağlar gibi uzanan hassas damarlar, kolayca kırılacak gibi duran
    oynak, ince ve uzun bir boyun, büyük, oval bir baş. Bu başın tepesini
    saran sert, uzun kıllar; denizkabuğu gibi sağa sola çıkıntı yapmış
    kulaklar. Kolayca zarar görebilecek böyle bir bedenle (üzerinde ne
    onu koruyan bir kabuk, ne de saldırmak için kullanacağı bir silah
    vardı), bu dünyada yaşamayı nasıl beceriyordu acaba? Neden bir
    balık olmamıştı? Neden bir günebakan olmamıştı? Balık ya da
    günebakana dönüşmüş olması daha anlaşılır olurdu. En azından
    Gregor Samsa olmak yerine, böylesi çok daha anlaşılır olurdu. Bunu
    düşünmekten alamıyordu kendini.
    Bir cesaretle iki bacağını yataktan aşağı sarkıttı, ayak topuğu yere
    değdi. Boş tahta zemin düşündüğünden daha soğuktu, istemeden
    soluğunu tuttu. Sarsak hareketlerle oraya buraya çarpa çarpa,
    nihayet iki bacağı üzerinde ayakta durmayı başardı. Bir eliyle yatağın
    başını tutup, bir süre o şekilde kaldı. Ancak hareketsiz kalınca bu
    sefer de başı çok ağırlaşmış gibi geldi ve boynunu tutmakta zorlandı.
    Zemin üzerinde ayakta durmaya biraz alışınca, sırada yürümeyi
    öğrenmek vardı. Ancak iki bacakla yürümek, neredeyse işkenceye
    yakın bir eziyetti, her hareket şiddetli bir fiziksel acıya neden
    oluyordu. Sol ve sağ bacağını birbirinin ardından hareket ettirip öne
    doğru ilerlemek, hangi açıdan bakılırsa bakılsın doğa kurallarına
    aykırı, akıl almaz bir işti; ayrıca görüş açısının yüksekten ve sabit
    olmayan bir pozisyonda olması onu korkudan adeta felç etmişti.
    Kalça kemiği ve diz eklemlerini hareket ettirmeyi öğrenmişti ama
    dengede durmak en başından beri çok çetin bir işti. Her adım
    atışında, yere devrilme korkusuyla dizkapakları titriyor, eliyle duvara
    tutunmak zorunda kalıyordu.
    Bunlara rağmen, ebediyen bu odada kalamazdı. Bir yerlerden
    yiyecek bir şeyler bulup yemedikçe, bu ıstırap verici açlık gece ve
    gündüz boyunca onu yiyip bitirecekti.
    Duvara tutuna tutuna dengesiz bir halde ilerleyerek kapıya varması
    uzun bir süre aldı. Ne zaman birimini, ne de onu ölçmeyi biliyordu.
    Ama bu herhalde uzun bir süreydi. Çektiği ıstırabın büyüklüğü bunu
    ona hissettiriyordu. Hareket ettikçe eklem ve kaslarını kullanmayı
    azar azar öğrense de hareketleri henüz çok yavaş ve çok
    beceriksizdi. Destek almadan yürüyemiyordu. Bu durumuyla pekâlâ
    bir bedensel engelli olarak kabul edilebilirdi.
    Kapı tokmağını tutup çekti. Kapı yerinden kımıldamadı bile. İtse de
    değişen bir şey olmuyordu. Sonra tokmağı sağa döndürüp yeniden
    çekti. Bu kez kapı bir gıcırtıyla içeriye doğru açıldı. Kilitli değildi. Kapı
    aralığından başını biraz dışarı çıkardı. Koridorda kimse yoktu. Etraf
    derin bir deniz dibi kadar sessizdi. Koridora ilk adımını sol ayağıyla
    attı, bir eliyle kapıya tutunarak bedeninin üst kısmını dışarı çıkardı,
    daha sonra da sağ ayağıyla adım attı. Ardından, elleriyle duvara
    tutuna tutuna, çıplak ayaklarla koridor boyunca ilerledi.
    Koridorda, onun çıktığı odanın kapısı da dahil olmak üzere toplam
    dört kapı vardı. Hepsi de aynı görünen, koyu renkli ahşap kapılardı
    bunlar. Acaba arkalarında ne vardı? Birileri var mıydı kapıların
    arkasında? Kapıları açıp içeriye bakmak için büyük bir istek
    duyuyordu. Böyle yaparsa, içine düştüğü bu akıl almaz, gizemli
    durum da biraz olsun aydınlanırdı belki. Ya da en azından mantıklı
    bir ipucu yakalardı. Ancak o odaların önünden hiç ses çıkarmamaya
    özen göstererek geçip gitti. Merakını gidermeden önce aç karnını
    doyurmalıydı. Bedenini ele geçiren bu şiddetli boşluğu bir an önce
    gerçek bir şeyle doldurmalıydı.
    O gerçek bir şeyi elde etmek için nereye yönelmesi gerektiğini
    Samsa biliyordu artık.
    Şu kokuyu takip edeceğim, diye düşünüyordu havayı koklarken.
    Sıcak yemek kokusuydu bu. Pişirilmiş yemeğin kokusu, ufacık
    zerreler halinde havada sessizce süzülüyordu. Bu zerreler
    burnundaki mukozayı delicesine uyarıyordu. Koku alma duyusunun
    topladığı bilgi bir anda beyne iletiliyor, bunun sonucunda güçlü bir
    önsezi ve şiddetli bir arzu, deneyimli bir işkenceci gibi bağırsaklarını
    yavaşça buruyordu. Ağzının içi tükürükle doluyordu.
    Ne var ki bu kokunun geldiği yere varmak için öncelikle
    merdivenden inmesi gerekiyordu. Düz bir zeminde yürümek bile
    onun için çok zahmetli bir işti oysaki. Tümü on yedi basamaktan
    oluşan dik merdivenden inmek kâbusun ta kendisiydi. Trabzanı iki
    eliyle kavrayarak alt kata yöneldi. Her basamakta ince ayak bileğine
    vücudunun tüm ağırlığı yüklendiği için, dengesini doğru dürüst
    sağlayamayıp, defalarca aşağıya yuvarlanacak gibi oldu. Doğal
    olmayan bu duruşlarda, tüm kemikleri ve kasları çığlık atıyordu.
    Merdivenden inerken Samsa balık ve günebakan olmayı düşündü.
    Balık ya da günebakan olmuş olsaydı, muhtemelen bu merdivenden
    inmesi veya çıkması gerekmeyecek, huzur içinde geçirebilecekti tüm
    yaşamını. Buna rağmen neden doğal olmayan bir şekilde, son
    derece tehlikeli işlere kalkışmak zorunda kalıyordu? Aklı almıyordu.
    On yedi basamağın hepsini inip en aşağıya ulaşınca, Samsa
    duruşunu düzeltti, kalan enerjisini toplayıp kokunun geldiği tarafa
    yöneldi. Yüksek tavanlı giriş holünü geçip, açık kapıdan mutfağa
    girdi. Mutfaktaki büyük, oval masanın üzerine, içinde yiyecekler
    bulunan tabaklar sıralanmıştı. Masanın çevresinde beş sandalye
    vardı ama ortalıkta hiç kimse görünmüyordu. Tabaklardan belli
    belirsiz beyaz bir buhar yükseliyordu. Masanın ortasında, içinde
    zambaklar olan camdan bir vazo vardı, beyaz peçeteler de konmuştu
    ama kullanılmış olduklarına dair bir iz yoktu. Kahvaltı hazırlanmış, ev
    ahalisi tam yemeye başlayacakları sırada birden beklenmedik bir şey
    olmuş, herkes sofradan kalktığı gibi ortadan kayboluvermişti sanki –
    böyle bir görüntü kalmıştı geride. Ayrıca bütün bunların üzerinden
    pek fazla zaman da geçmemişti.
    Peki ne olmuştu acaba? İnsanlar nereye gitmişlerdi? Ya da nereye
    götürülmüşlerdi? Kahvaltı için geri gelecekler miydi buraya?
    Ancak Samsa’nın bunlar üzerine düşünecek vakti yoktu. En yakın
    sandalyeye çöktü; ne bıçak kullandı, ne de kaşık, çatal ve peçete;
    masada bulunan yiyecekleri birbiri ardına eliyle yedi. Tereyağı ve
    reçel sürmeden ekmeği bölerek ağzına attı, haşlanmış kalın bir
    sosisi bütün olarak yalayıp yuttu, haşlanmış yumurtaları neredeyse
    kabuğunu soymadan mideye indirdi, sebze turşularını eliyle tutup
    yedi. Sıcak patates püresini parmaklarıyla alıp alıp ağzına attı. Bütün
    yiyecekleri ayna anda çiğniyor, ağzında kalanları ise suyla mideye
    indiriyordu. Tatlarının nasıl olduğunu hiç ayırt edemiyordu. Lezzetli
    miydiler lezzetsiz mi, acı mıydılar ekşi mi, bunların da farkında
    değildi. Bir şekilde bedenindeki boşluğu doldurmak, tek önceliği
    buydu. Sanki zamanla yarışır gibi, kendini kaybetmiş bir halde yedi;
    eline bulaşanları yalarken az kalsın parmağını ısıracaktı. Büyük bir
    tabak yere düşüp un ufak oldu ama o bunun farkına bile varmadı.
    Yemek masası içler acısı bir haldeydi. Sanki pencere açık kalmış
    da içeriye bir karga sürüsü girmiş, birbirleriyle kapışarak
    masadakileri yerken etrafı batırmış, sonra da uçup gitmişlerdi.
    Samsa yiyebildiği kadar yedikten sonra soluklanırken, artık masada
    tek bir yiyecek bile kalmamıştı. Elinin değmediği tek şey, vazodaki
    zambaklardı. Eğer bu kadar çok yiyecek hazırlanmış olmasaydı,
    zambaklardan da geriye bir şey kalmayabilirdi. Samsa’nın karnı o
    denli acıkmıştı.
    Yemek masasında uzun bir süre sersemlemiş halde kalakaldı
    Samsa. İki elini masanın üzerine koymuş, ağır ağır nefes alıp
    veriyor; gözleri yarı açık halde, masanın ortasına yerleştirilmiş beyaz
    zambaklara bakıyordu. Deniz kıyısında dalgaların yükselmesi gibi,
    yavaştan bir doygunluk hissi geldi. Bedenindeki boşluk gitgide
    dolmuş, boşluğun alanı daralmış gibi bir histi bu.
    Sonra metal demliği eline aldı, içinden beyaz porselen kupaya
    kahve doldurdu. Kahvenin keskin, acı kokusu ona bir şeyler
    anımsattı. Doğrudan bir anı değildi bu. Son derece dolaylı, birçok
    katmanı olan bir anıydı. Şu anda deneyimlediği şeye, bir anı olarak
    gelecekten bakıyormuş gibiydi, öylesine tuhaf bir zaman ikiliği
    yaşıyordu. Deneyim ile anı kapalı bir döngünün içinde gidip
    geliyordu. Kahveye bolca krema ekleyip parmağıyla karıştırdıktan
    sonra içti. Kahve oldukça ılımıştı. Kahveyi yudumladı, biraz ağzında
    tutarak dikkatli bir şekilde boğazından aşağıya doğru akıttı. Kahve
    içmek, gerginliğini biraz azaltmıştı.
    Ansızın bir üşüme geldi. Vücudu zangır zangır titriyordu. O zamana
    değin açlık hissi çok güçlü olduğundan, başka bir bedensel duyuma
    dikkat etme fırsatı olmamıştı. Nihayet karnı doyunca birden sabahın
    soğuğunu hissetti. Şöminedeki ateş sönmüştü, içerisi soğuktu.
    Üstelik o da çırılçıplaktı.
    Üzerine bir şeyler giymek zorunda olduğunu anladı Samsa. Bu
    haliyle çok üşüyordu. Hem insanların karşısına çıplak çıkması da
    uygun olmazdı. Her an birisi kapıda belirebilirdi. Az öncesine dek
    burada olan kişiler –kahvaltı etmek üzere orada bulunan kişiler–
    yakında dönebilirlerdi. Onlar geldiğinde bu halde olursa, muhtemelen
    bir sorun çıkardı.
    Nasılsa anlıyordu bunları. Tahmin değildi, kavrayış da değildi,
    biliyordu işte, hepsi buydu. Bu bilme halinin nereden, nasıl bir yolla
    geldiğini anlamıyordu Samsa. Bu da döngü içindeki anıların bir
    parçası olabilirdi pekâlâ.
    Samsa sandalyeden kalktı, yemek odasından çıkıp hole geçti.
    Sersemlik hâlâ geçmemişti, zaman alsa da artık bir şeye tutunmadan
    iki bacağı üzerinde durabiliyor, yürüyebiliyordu. Koridor girişinde
    demirden şemsiyelik, içinde şemsiyelerle birlikte birkaç tane de
    baston vardı. İçlerinden siyah, meşe ağacından yapılmış olanını
    seçip aldı, onu yürürken destek almak için kullanacaktı. Bastonu
    kavrarken duyumsadığı sağlamlık hissi, onu rahatlatıp
    cesaretlendirdi; kuşların saldırısına uğrasa silah olarak da
    kullanabilirdi. Pencere önünde dikilip, beyaz dantel tülün aralığından
    dışarıyı izledi.
    Evin önünden bir cadde geçiyordu. Öyle geniş bir cadde değildi.
    Pek fazla insan da görünmüyordu. Bazen hızlı adımlarla geçen
    insanların hepsi giysiliydi. Çeşitli renklerde, türlü stillerde giysilerdi
    bunlar. Geçenlerin çoğunluğu erkekti ama bir iki kadın da vardı
    aralarında. Erkek ve kadınların giysileri farklıydı. Ayaklarına sert
    deriden yapılmış ayakkabılar giymişlerdi. Parlatılmış çizme giyenler
    de vardı. Bu ayakkabıların tabanları arnavutkaldırımının üzerinde
    aceleci ve tok sesler çıkarıyordu. Herkes başına şapka takmıştı.
    Hepsi de sanki normal bir şeymiş gibi, iki bacağı üzerinde yürüyordu.
    Hiç kimse cinsel organını açıkta bırakmamıştı. Samsa, koridordaki
    büyük boy aynasının önünde durdu, caddeden geçen kişilerinki ile
    kendi bedenini kıyasladı. Aynada gördüğü sefil ve zayıf bir adamdı.
    Göbeğine et suyu ve sos bulaşmış, kasık kıllarına ekmek kırıntıları
    pamuk topakları gibi takılıp kalmıştı. Bunları eliyle süpürdü.
    Üzerime bir şeyler giymeliyim, diye düşündü bir kez daha.
    Sonra yine caddeye baktı, kuşları aradı gözleri. Tek bir kuş bile
    yoktu etrafta.
    Giriş katında koridor, yemek odası, mutfak ve oturma odası vardı.
    Ancak görünürde hiç kıyafet yoktu. Demek ki bu katta giyinip
    soyunmak için bir yer bulunmuyordu. Kıyafetler üst katta bir yerde
    toplu halde duruyor olmalıydı.
    Bir kez daha gücünü toplayıp merdivenden yukarıya çıktı. Hiç
    beklemediği bir şeydi ama merdivenden çıkmak inmekten daha kolay
    olmuştu. Tırabzana tutunup, hiç korku ve acı hissetmeden, arada
    soluklanmak için durarak, on yedi basamağı görece kısa bir
    zamanda çıkabildi.
    Şansı yaver mi gidiyordu ne, üst kattaki kapıların hiçbiri kilitli
    değildi. Kapıların tokmaklarını sağa döndürüp itince içeriye doğru
    açıldılar. Üst katta toplam dört oda vardı, gözünü açtığı o soğuk oda
    haricinde hepsi de rahat bir şekilde döşenmişti. Temiz nevresim
    takımı geçirilmiş yataklar, çekmeceli dolaplar, yazı masaları ve
    lambalar vardı, karmaşık desenli kilimler de serilmişti. Odalar derli
    topluydu ve temizlik de yapılmıştı. Kitaplıklardaki kitaplar güzelce
    dizilmiş, duvara çerçeveli yağlıboya manzara resimleri asılmıştı.
    Hepsi de beyaz kayalıkların olduğu sahil resimleriydi. Resimlerde
    koyu mavi gökyüzünde pamuk şekeri gibi beyaz bulutlar vardı.
    Odalarda da cam vazoda taze zambaklar. Hiçbir odanın penceresi
    kaba tahtalarda kapatılmış değildi. Dantel tül çekili pencerelerden bol
    güneş ışığı bir lütuf gibi usulca içeri giriyordu. Yatakların her birindeki
    izlerden, az öncesine dek orada birilerinin yatmış olduğu
    anlaşılıyordu. Büyük, beyaz yastıklarda hâlâ başların bıraktığı
    çukurlar duruyordu.
    En büyük odadaki elbise dolabının içinde bedenine uygun bir
    sabahlık buldu. Bununla bir şekilde vücudunu örtebilirdi. Bunun
    dışındaki kıyafetleri nasıl giyeceğini bilmiyor, nasıl bir kombinasyonla
    giyilmeliydiler, çok karışık geliyordu. Çok düğme vardı, neresi arka
    neresi ön, hangi taraf üst hangi taraf alt, bilmiyordu. İç
    çamaşırlarından da onun bedenine göre olan hangileriydi, ayırt
    edemiyordu. Giysiler hakkında öğrenmesi gereken çok şey vardı.
    Buna karşın sabahlık son derece basit ve kullanışlıydı, pek süslü de
    olmadığından o bile bunu üzerine kolayca geçirebilirdi. Hafif,
    yumuşak kumaştan yapıldığından tenine teması da iyi geliyordu.
    Koyu maviydi rengi. Sabahlıkla takım olan aynı renkteki terlikleri de
    geçirdi ayağına.
    Çıplak bedeninin üzerine sabahlığı geçirdi, pek çok denemenin
    ardından sabahlığın kuşağını önden bağlamayı başardı. Üzerinde
    sabahlık, ayağında terlikle aynanın önünde durdu. Bu hali, en
    azından beyaz teniyle ortada dolaşmaktan çok daha iyiydi. Etraftaki
    insanların nasıl giyindiklerini daha detaylı gözlemlerse, kıyafetlerin
    nasıl giyilmesi gerektiğini de birer birer öğrenecekti. O zamana dek
    sabahlıkla idare etmeliydi. Kendisini yeteri kadar ısıttığını
    söyleyemese de, evin içinde olduğu sürece soğuğa az çok
    dayanabilirdi. Hepsinden önemlisi, yumuşak ve çıplak derisinin,
    kuşların saldırısına savunmasız bir şekilde açıkta kalmıyor olması,
    Samsa’nın yüreğini ferahlatıyordu.
    Kapı zili çaldığında, en büyük odadaki yatakta (bu evdeki en büyük
    yataktı), yorganın altında uyukluyordu. Kuştüyü yorganın altı
    sıcacıktı, sanki bir yumurtanın içinde olmak gibi de rahattı. Rüya
    görüyordu. Nasıl bir rüya gördüğünü hatırlamıyordu. Kendisini iyi
    hissettiren, içine ferahlık veren bir rüyaydı. Ancak o sırada zil sesi
    bütün evde yankılanınca, Samsa da rüyasından soğuk gerçekliğe
    fırlatılmış oldu.
    Yataktan kalkıp, sabahlığının kuşağını yeniden bağladı; koyu mavi
    terliklerini ayağına geçirip, siyah meşe bastonu eline aldı ve
    tırabzana tutuna tutuna merdivenden aşağı yavaşça indi.
    Merdivenden inerken artık önceki kadar zorlanmıyordu. Ancak
    yuvarlanıp düşme tehlikesi hâlâ vardı. Dikkatsizlik edemezdi. Her bir
    basamağa dikkatle basarak, ayak ucuna baka baka, alt kata indi. O
    sırada kapı zili aralıksız, kulaklarını tırmalayarak çalmaya devam
    ediyordu. Kapıdaki kişi sabırsız biriydi demek; aynı zamanda da
    ısrarcı. Nihayet merdivenin en alt basamağına ulaştığında, sol elinde
    bastonu tutarak sokak kapısını açtı. Kapı tokmağını sağa çevirip
    kapıyı içeriye doğru çekince açılmıştı kapı.
    Kapıda küçük bir kız duruyordu. Çok küçük bir kızdı bu. Nasıl olmuş
    da yetişmişti boyu kapı ziline? Ancak iyice bakınca, kızın aslında hiç
    de küçük olmadığını gördü. Sırtında bir tümsek olduğundan, öne
    doğru eğik halde duruyordu. Bu yüzden gözüne küçük görünmüştü.
    Ama bedeni küçük değildi. Saçını paket lastiğiyle arkadan toplamış,
    saçlarının yüzüne dökülmesini önlemişti. Saçı koyu kestane
    rengindeydi ve çok gürdü. Ayak bileklerini örtecek kadar uzun, bol bir
    etek giymiş, üzerine ise eskimiş yün bir ceket geçirmişti. Boynuna
    çizgili, pamuktan bir fular dolamıştı. Başında şapka yoktu.
    Ayakkabıları yukarıya kadar bağcıklıydı, yirmili yaşlarının başında
    olmalıydı. Hâlâ küçük bir kız gibi görünüyordu. Gözleri kocaman,
    burnu küçük, dudakları ince ve hilal gibi yanlara kıvrılmıştı. Kara ve
    düz kaşları, ona şüpheci bir ifade veriyordu.
    “Samsa’ların evi mi?” diye sordu, başını Samsa’nın yüzüne doğru
    kaldırarak. Sonra tüm bedeni sarsıldı. Şiddetli bir depremle sarsılan
    bir kara parçası gibi.
    Samsa, kısa bir tereddüdün ardından cesaretini toplayıp, “Evet,
    burası” diye yanıtladı. Kendisi Gregor Samsa olduğuna göre, burası
    da Samsa’ların evi olmalıydı. Böyle demesi yanlış olmazdı.
    Ancak, kız bu cevaptan hoşnut olmamış gibiydi. Suratı asıldı. Sanki
    Samsa’nın cevabında bir kararsızlık hissetmişti.
    “Gerçekten Samsa’ların evi burası, değil mi?” dedi sert bir şekilde,
    deneyimli bir bekçinin pejmürde görünümlü yabancı bir ziyaretçiyi
    sorgulaması gibi.
    “Ben Gregor Samsa’yım” diye yanıtladı Samsa, olabildiğince sakin
    bir tavırla. Bu, şüphe götürmeyen bir gerçekti.
    “Öyle olsa iyi olur” dedi kız. Sonra ayağının dibindeki büyük, siyah
    kumaş çantayı eline aldı, çanta hayli ağır görünüyordu. Uzun yıllardır
    kullanılıyor gibiydi, yer yer yıpranmıştı. Muhtemelen daha önce de
    başka birilerine aitti çanta. “O halde girip bir bakayım.”
    Kız karşılık beklemeden eve daldı. Samsa, ardından kapıyı kapattı.
    Kız orada öylece dikilip, sabahlık ve terlikli Samsa’yı şüpheli gözlerle
    baştan aşağı süzdü. Sonra soğuk bir ses tonuyla konuştu:
    “Uykunuzu böldüm sanırım.”
    “Hayır, sorun değil” dedi Samsa. Karşısındakinin yüzünde beliren
    hoşnutsuz ifadeden, üzerindekilerin bu duruma uygun düşmediğini
    anladı.
    “Kıyafetim için beni bağışlayın, bazı şeyler oldu da…” diyerek özür
    diledi.
    Kız bunun üzerine bir şey demedi, dudaklarını birbirine bastırdı. “O
    halde?”
    “O halde?” diye karşılık verdi Samsa.
    “O halde, sorun çıkaran kilit nerede?”
    “Kilit mi?”
    “Şu kırılmış kilit hani” dedi kız, kızgınlığını sesine yansıtmamaya
    çalışmak gibi bir niyeti yoktu sanki. “Gelip, kırılan kilidi tamir etmemi
    istemiştiniz ya.”
    “Haa” dedi Samsa, “kırık kilit, değil mi?”
    Samsa var gücüyle zihnini çalıştırdı. Ancak düşüncelerini bir
    noktaya odaklayınca, başının içinde kapkara bir sivrisinek sütunu
    yükseliyormuş gibi oldu yine.
    “Kırık kilit hakkında bir şey söylenmedi bana ama” dedi Samsa,
    “muhtemelen üst kattaki kapılardan birinin kilidi olmalı.”
    Kız başını eğip, Samsa’nın yüzüne ters ters baktı. “Muhtemelen
    mi?” Sesindeki soğukluk daha da artmıştı. Tek kaşını kaldırıp sordu:
    “Hangisi?”
    Yüzünün kızardığını hissetti Samsa. Kırık kilit hakkında hiçbir bilgisi
    olmadığından dolayı utanmıştı. Konuşmak için boğazını temizledi
    ama bir şey diyemedi.
    “Bay Samsa, anneniz ve babanız evde değiller mi? Benim onlarla
    konuşmam daha iyi olacak gibi görünüyor.”
    “Bir iş için dışarı çıkmış gibiler” dedi Samsa.
    “Dışarıdalar mı?” diye sordu, memnuniyetsizce kız. “Bütün bunlar
    yaşanırken ne işleri olabilir ki?”
    “Hiçbir fikrim yok. Sabah uyandığımda, evde kimseler yoktu” dedi
    Samsa.
    “Hay aksi” dedi kız. Sonra uzun uzun içini çekti. “Tamir için sabah
    bu saatte gelmemi istemişlerdi oysa.”
    “Özür dilerim.”
    Kız bir süre dudaklarını büzdü. Kaldırdığı kaşını usulca indirdi,
    Samsa’nın sol elinde tuttuğu siyah bastona baktı. “Bacaklarınızda
    sorun mu var Gregor Bey?”
    “Evet, biraz” diye lafı geveledi Samsa.
    Kız yeniden sarsılıp silkinir gibi bir hareket yaptı. Bu hareket ne
    anlama geliyor, ne amaca hizmet ediyordu, Samsa bunu bilmiyordu.
    Ancak Samsa, kızın bu acayip beden hareketi karşısında, içgüdüsel
    bir istek duymaktan alamadı kendini.
    Kız, pes etmiş gibi bir ifadeyle, “Yapacak bir şey yok. O halde, üst
    kattaki kapı kilitlerine bir bakayım. Böylesine bir kargaşanın içinde,
    caddede yürüyüp köprüden geçerek buraya kadar geldim nasıl olsa.
    Hayatımı riske atarak. Hiçbir şey yapmadan, ‘Aa, öyle mi? Evde
    yoklar demek. Peki o zaman, hoşça kalın’ diyerek dönmek de olmaz.
    Öyle değil mi ama?”
    Böylesine bir kargaşanın içinde? Samsa, kızın neden bahsettiğini
    bir türlü algılayamıyordu. Acaba ne gibi kötü şeyler oluyordu
    dışarıda? Ama bu konuda hiç soru sormadı. Bilgisizliğini daha fazla
    göstermese iyi olurdu.
    Kız iki büklüm halde, sağ eline ağır, siyah çantayı alıp, sanki
    sürünen bir böcek gibi merdivenden yukarı çıktı. Samsa ise
    tırabzana tutuna tutuna onun ardından gitti. Kızın yürüyüşü onda,
    özlediği, sempatik bir şeyleri çağrıştırıyordu.
    Kız, üst katın koridorunda dört odanın kapısına da şöyle bir baktı.
    “Kilidi kırık olan muhtemelen bu kapılardan biri, öyle mi?”
    Samsa’nın yüzü yine kızardı. “Öyle. Bunlardan biri” diye yanıtladı.
    Sonra da çekinerek ekledi: “Şey, sağ en dipteki oda olabilir gibi
    geliyor bana ama.” Kastettiği, bu sabah Samsa’nın gözünü açtığı,
    hiçbir mobilyanın bulunmadığı boş odanın kapısıydı.
    “Olabilir” dedi kız, sönmüş şenlik ateşini çağrıştıran duygusuz bir
    ses tonuyla. “Muhtemelen.” Sonra dönüp, Samsa’nın yüzünü
    inceledi.
    “Bir şekilde” dedi Samsa.
    “Sayın Gregor Samsa, sizinle sohbet etmek çok keyifliymiş. Geniş
    bir sözcük hazneniz olduğu gibi, ifadelerinize de diyecek yok” dedi
    kuru bir sesle. Sonra yine içini çekti ve ses tonunu değiştirdi:
    “Tamam. Bir şekilde, sağ en dipteki kapıya bakalım önce.”
    Kız, kapının önüne gidip tokmağı çevirdi. Sonra kapıyı itti. Kapı
    açıldı. Oda, aynı Samsa’nın bıraktığı gibiydi. Eşya olarak sadece
    yatak vardı; odanın tam ortasında, okyanusun ortasındaki yalnız bir
    ada gibi duruyordu. Yatakta sadece, pek de temiz olduğu
    söylenemeyecek çıplak bir döşek vardı. Döşeğin üzerinde o, Gregor
    Samsa olarak gözünü açmıştı. Bu bir rüya değildi. Zemin soğuk ve
    boştu. Pencereye sımsıkı tahtalar çakılmıştı. Ancak kız bunları görse
    de şaşırmış gibi bir ifade takınmadı. Buna benzer şeylere her gün
    her yerde rastlıyormuş gibi bir hali vardı.
    Kız çömeldi ve siyah çantasını açıp, içinden krem renkli bir fanila
    çıkardı, yere serdi. Seçtiği birkaç parça aleti, sırayla bezin üzerine
    dizdi. Deneyimli bir işkencecinin, zavallı bir kurbanın önünde,
    uğursuz aletlerini dikkatlice hazırlaması gibi.
    Önce orta kalınlıkta bir tel aldı eline, bunu anahtar deliğine soktu,
    ustalıkla değişik yönlere çevirdi. Bu sırada gözlerini kısmış, işine
    odaklanmıştı. Kulak kesilmişti. Sonra daha ince bir tel alıp, aynı
    hareketi yineledi. Yüzü ciddileşti, dudaklarını çarpıtıp büzdü;
    acımasız bir Çin kılıcına benzemişti dudaklarının şekli. Büyük bir el
    feneri aldı ve ciddi bir ifadeyle kilidi daha detaylı inceledi.
    “Baksanıza, bu kilidin anahtarı var mı acaba?” diye sordu kız
    Samsa’ya.
    “Anahtarın nerede olduğunu bilmiyorum” diye dürüstçe yanıtladı
    Samsa.
    Ö
    “Öyle mi Sayın Gregor Samsa? Bazen beni öldürüyorsunuz!” dedi
    kız, tavana doğru bakarak.
    Ancak Samsa’ya daha fazla ilgi göstermedi, fanilanın üzerine
    sıraladığı aletler arasından bu kez bir tornavida seçti ve vidaya zarar
    vermemek için yavaşça ve dikkatlice kilidi sökmeye koyuldu. İşine
    birkaç kez ara verdi ve daha önce yaptığı gibi, sarsılıp silkindi.
    Bu sarsılıp silkinmeyi onun arkasından gözleyen Samsa’nın
    bedeninde tuhaf bir tepki oluşmaya başladı. Tüm bedeninin hafif hafif
    ısınmaya başladığını, burun deliklerinin büyüdüğünü hissetti. Ağzının
    içi kurumuştu, tükürüğünü yutarken kulağının içinden yüksek bir ses
    duydu. Kulakmemesi kaşınıyordu nedense. Ve o ana dek serbestçe
    sarkıp sallanan cinsel organı, sertleşip kalınlaşmaya, uzamaya,
    gittikçe yukarıya doğru kalkmaya başladı. Kalktıkça da sabahlığın
    önü kabardı. Bunun anlamı neydi ki? Samsa’nın hiçbir fikri yoktu.
    Kız, kapıdan söktüğü kilidi pencere kenarına götürdü, tahtaların
    arasından sızan gün ışığı altında onu detaylıca inceledi. Suratı asık,
    dudakları büzülmüş halde, ince telle kilidin içini karıştırarak, güçlüce
    sarsarak çıkan sesi dinledi. Sonra derin bir nefes aldı ve Samsa’ya
    döndü.
    “İçi resmen kırılmış” dedi kız. “Aynen dediğiniz gibi çıktı Bay
    Samsa. Buymuş arızalı olan.”
    “İyi öyleyse” dedi Samsa.
    “O kadar da iyi değil” dedi kız. “Bu kilidi hemen burada tamir
    edemem. Özel yapım bu. Eve götürüp, babama ya da ağabeylerime
    göstermekten başka çarem yok. Onlar tamir edebilir. Ama benim
    elimden gelmez. Ben henüz çırağım, çok basit kilitler dışındakileri
    tamir edemiyorum.”
    “Anlıyorum” dedi Samsa. Demek bu kızın babası ve birkaç ağabeyi
    vardı. Ve hepsi de kilit ustasıydı.
    “Aslında babam ya da ağabeylerimden biri buraya gelecekti, ama
    baksanıza, bildiğiniz gibi bu kargaşa meydana geldi. Bu yüzden
    kendilerinin yerine beni gönderdiler. Ne de olsa dışarıda kontrol
    noktalarından geçmek gerekiyor.”
    Sonra derin bir nefes aldı kız.
    “Ama ne olmuş da kilit bu şekilde kırılmış acaba? Kimin yaptığını
    bilmiyorum ama özel bir alet yardımıyla kilidin içeriden oyulmuş
    olması dışında bir şey gelmiyor aklıma.”
    Sonra kızın yine tüm bedeni sarsıldı. O bedenini sarsınca, iki kolu
    sanki özel bir yüzme tekniği uygulayan yüzücülerinki gibi dönüyordu.
    Ve bu hareket her nedense Samsa’yı cezbedip heyecanlandırıyordu.
    Samsa cesaretini toplayıp, “Bir şey sorabilir miyim?” dedi kıza.
    “Soru mu?” diye şüpheli bir bakışla yanıtladı kız. “Ne soracaksınız
    bilemiyorum ama sorun bakalım.”
    “Böyle sarsılıp durmanızın sebebi nedir?”
    Kız, ağzını hafifçe açıp Samsa’nın yüzüne baktı. “Sarsılmak mı?”
    Sonra bir süre bunun üzerine düşündü. “Bunu mu soruyorsunuz?”
    dedi kız, o sarsılıp silkinme hareketini yapıp göstererek.
    “Evet” dedi Samsa.
    Kız bir süre sert sert Samsa’ya baktı. Sonra sıkkın bir ifadeyle,
    “Sutyen tam olarak vücuduma uymadı. Bu yüzden işte” dedi.
    “Sutyen mi?” diye sordu Samsa. Bu sözcük onun hafızasında hiçbir
    şey canlandırmadı.
    “Evet, sutyen! Ne olduğunu biliyorsunuz, değil mi?” diye yanıtladı
    kız, tükürür gibi. “Yoksa kambur kadınların sutyen takmasını tuhaf mı
    buluyorsunuz? Bizim sutyen takmamızın küstahlık olduğunu mu
    düşünüyorsunuz?”
    “Kambur mu?” dedi Samsa. Bu sözcük de onun bilincinin
    boşluğunda emilip gitti. Samsa’nın onun neden bahsettiği hakkında
    hiçbir fikri yoktu. Ama bir şeyler söylemesi gerektiğini hissediyordu.
    “Hayır, böyle bir şeyi aklıma bile getirmedim” diye kendini savundu
    kısık bir sesle.
    “Bana baksanıza, benim de iki göğsüm var, elbette ki onları
    sutyenle desteklemek durumundayım. İnek değilim ki, yürürken
    sallanmalarını isteyeyim.”
    “Elbette” diye onayladı Samsa, aslında hiçbir şey anlamadan.
    “Ama vücudum bu biçimde olduğundan, sutyen tam oturmuyor.
    Normal kadınlarınkinden biraz farklı ya benim bedenim. O yüzden
    arada bir böyle bedenimi sarsıp sutyeni yerine oturtmam gerekiyor.
    Bir kadın olarak yaşamak, sizin düşündüğünüzden çok daha zor bir
    şey. Birçok zor tarafı var. Bu yüzden mi öyle arkamdan izleyip
    duruyorsunuz beni? Çok mu ilginç buldunuz?”
    “Yoo, hiç de değil. Sadece, neden böyle sarsılıp silkiniyor acaba
    diye merak ettim bir an, o yüzden.”
    Sutyenin, göğüsleri destekleyen bir gereç olduğunu, kamburluğun
    ona özgü fiziksel bir durum olduğunu tahmin etti Samsa.
    “Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz?” dedi kız.
    “Dalga geçtiğim falan yok.”
    Kız başını eğip Samsa’ya baktı. Onun kendisiyle dalga geçmediğini
    anladı. Kötü bir niyeti olmadığını da. Muhtemelen biraz aklı kıt, diye
    düşündü. İyi yetiştirilmiş biri, yakışıklı da sayılır. Aşağı yukarı otuz
    yaşında. Fazlaca zayıf, kulakları büyük, yüzü de solgun ama nazik
    biri.
    Sonra kız, Samsa’nın giydiği sabahlığın alt kısmının dik bir açıyla
    kalkmış olduğunu fark etti.
    “Bu ne böyle?” diye son derece soğuk bir ses tonuyla sordu. “Neyin
    nesi bu kabarıklık?”
    Samsa, sabahlığın önündeki kalın kabarıklığa baktı.
    Karşısındakinin konuşma tarzından, insanların önüne bu halde
    çıkmanın uygun bir görüntü sergilemediği sonucuna vardı.
    “Anladım! Siz, kambur bir kızı becermek nasıl bir şey, bunu merak
    ediyorsunuz değil mi?” diye bağırarak sordu kız.
    “Becermek mi?” dedi Samsa. Bu sözcüğe de bir anlam
    verememişti.
    “Sırtım öne doğru eğik olduğundan, arkadan girmenin çok uygun
    olacağını düşünüyorsunuz değil mi?” dedi kız. “Böyle sapıkça şeyleri
    düşünen heriflerden dünyada çok var. Ve bu kişiler, benim gibi birinin
    onlara kolayca kendini teslim edeceğini düşünüyorlar. Ama size kötü
    bir haberim var, düşündüğünüz kadar kolay lokma değiliz.”
    “Anlamıyorum ki” dedi Samsa, “size kendinizi kötü hissettirecek bir
    şey yaptıysam affedin. Özür dilerim. Affedin lütfen. Kötü bir niyetim
    yoktu. Bir süredir hastaydım ben, pek çok şeyi hâlâ tam
    anımsayamıyorum.”
    Kız yine derin bir iç çekti. “Öyle mi? Eh peki öyleyse, anlaşıldı” dedi.
    “Senin aklın biraz kıt, öyle değil mi? Ama penisin gayet sağlıklı.
    Elden ne gelir.”
    “Affedersin” diye özür diledi Samsa.
    “Sorun değil, tamam” diye yanıtladı kız insafa gelip. “Benim dört
    ağabeyim var, pek edepli de değillerdir, küçüklüğümden beri bana
    gösterirlerdi. Sözde şaka diye. Kötü karakterli herifler işte. Bu yüzden
    alışkınım, uydurmuyorum.”
    Sonra çömelip yere dizdiği aletleri teker teker topladı, kırık kilidi
    krem rengi fanilaya sardı, aletlerle birlikte itinayla siyah çantanın
    içine koydu. Ardından, çantayı eline alıp doğruldu.
    “Bu kilidi eve götürüyorum. Annenle babana şöyle de; bu kilit ya
    bizim evde tamir edilecek ya da tamamen yenisiyle değişecek. Ama
    şu sıralar yenisini temin etmek zor olabilir. Annenler geldiğinde
    aynen böyle de. Anladın mı? Hatırlayabilecek misin?”
    “Hatırlayabilirim” dedi Samsa.
    Kız önde, onun arkasında Samsa, merdivenden ağır ağır indiler.
    İkisinin merdivenden inerkenki görüntüleri, birbirine tamamıyla zıttı.
    Biri sanki dört ayağı üstünde yürür gibiydi, diğeri ise hiç doğal
    olmayan bir pozisyonda arkaya doğru kaykılmıştı, buna rağmen her
    ikisi de eşit hızla aşağıya iniyorlardı. O sırada Samsa “kabarıklığı”
    indirmek için uğraşsa da, eski haline bir türlü döndüremedi. Özellikle
    de kızın yürüyüşünü arkadan izlerken kalbi tok bir ses çıkarıyordu.
    Oradan pompalanan güçlü, sıcak, taze kan o “kabarıklığı” ısrarla
    koruyordu.
    “Demin de demiştim, aslında buraya babam ya da ağabeylerimden
    birisi gelecekti” dedi kız sokak kapısında. “Ama sokaklar eli silahlı
    askerlerden geçilmiyor, her yerde tanklar var. Özellikle de köprüde
    kontrol noktası kurmuşlar, bir sürü insan alınıp bir yerlere
    götürülüyor. Bundan dolayı bizim evin erkekleri dışarı çıkamadılar.
    Bir kez fark edilip götürülürlerse, ne zaman geri gelecekleri bilinmez
    çünkü. Çok tehlikeli ama elden bir şey gelmiyor. Bu yüzden de ben
    geldim. Tek başıma Prag caddelerinden geçtim. Kimse beni
    umursamaz çünkü. İşte ben de bazen işe yarayabiliyorum böyle.”
    “Tank?” diye tekrarladı Samsa, belli belirsiz bir sesle.
    “Bir sürü hem de. Top ve makineli tüfekleri de var” diyen kız,
    Samsa’nın sabahlığının önündeki kabarıklığa işaret ederek, “senin
    topun da etkileyici ama bu sözünü ettiğim çok daha büyük, sert ve
    öldürücü” dedi. “Dilerim ailendeki herkes sağ salim döner eve.
    Nereye gittiklerini aslında sen de bilmiyorsun, değil mi?”
    Samsa başını sağa sola salladı. Nereye gittiklerini bilmiyordu.
    “Seni yine görebilir miyim?” diye sordu Samsa, cesaretini
    toplayarak.
    Kız yavaşça boynunu büktü ve onun suratına şüpheyle baktı. “Sen
    benimle yine görüşmek mi istiyorsun?”
    “Evet, seninle bir daha görüşmek istiyorum.”
    “Şeyin böyle kalkmış halde mi?”
    Samsa, o kabarıklığa bir kez daha baktı. “Nasıl anlatacağımı
    bilemiyorum ama bunun benim duygularımla bir ilgisinin olduğunu
    sanmıyorum. Bu sanırım kalbimle ilgili bir sorundan dolayı böyle.”
    “Hımm” dedi kız ilgiyle. “Kalbinle ilgili bir sorun, öyle demek. Çok
    ilginç bir yaklaşım bu. İlk kez böyle bir şey duyuyorum.”
    “Elimde olan bir şey değil.”
    “Yani düzüşmekle ilgisi yok?”
    “Düzüşmeyi aklıma bile getirmedim. İnan bana.”
    “Penisinin böyle sertleşip büyümesi, düzüşme ile ilgili değil ama
    kalbinle ilgili bir sorundan dolayı. Demek istediğin bu mu yani?”
    Samsa, başıyla onayladı.
    “Tanrı’nın önünde yemin eder misin?” diye sordu kız.
    “Tanrı?” dedi Samsa. Bu sözcüğü de duyduğunu hatırlamıyordu. Bir
    süre susup kaldı.
    Kız başını salladı usulca. Sonra yine vücudunu sarsılıp silkinerek
    sutyenini düzeltti. “Tamam, peki, vazgeçtim Tanrı önünde yemin
    etmenden. Tanrı birkaç gün önce Prag’dan ayrıldı zaten. Önemli bir
    işi falan çıkmış olmalı. Bu yüzden unutalım Tanrı’yı.”
    “Seni yine görebilecek miyim peki?” diye yineledi Samsa.
    Kız bir kaşını kaldırdı. Sonra yüzünde, sisler içinde bir manzaraya
    bakar gibi bir ifade oluştu.
    “Beni yeniden görmek istediğini mi söylüyorsun?”
    Samsa bir şey demeden başıyla onayladı.
    “Görüşünce ne yapacağız?”
    “Seninle sohbet etmek istiyorum.”
    “Hangi konuda?” diye sordu kız.
    “Çeşitli konular hakkında, bir sürü şey üzerine.”
    “Sadece sohbet mi?”
    “Sana sormak istediğim o kadar çok şey var ki” dedi Samsa.
    “Neyle ilgili?”
    “Bu dünyanın halleriyle ilgili. Seninle ilgili. Benimle ilgili.”
    Kız, bunun üzerine biraz düşündü. “Sadece şeyini orama sokmak
    istediğin için değil yani?”
    “Öyle değil” dedi Samsa, “sadece, seninle konuşmam gereken çok
    şey varmış gibi hissediyorum. Tanklar hakkında, Tanrı hakkında,
    sutyen hakkında, kilit hakkında.”
    İkisinin arasında yine bir sessizlik oldu. Birisinin evin önünden el
    arabasını sürüyerek geçtiğini duydular. Bunaltıcı, uğursuz bir sesti
    bu.
    “Bilemiyorum ki” dedi kız, boynunu usulca bükerek. Ama ses tonu
    eskisi kadar soğuk değildi artık. “Sen benim için fazla iyi yetişmiş
    birisin. Annenle baban, değerli çocuklarının benim gibi bir kızla
    görüşmesini iyi karşılamayacaklardır. Dahası şimdi bu şehir yabancı
    tank ve askerlerle dolup taşıyor. Bundan sonra ne olur, neler yaşanır,
    kimse bilmiyor.”
    Bundan sonra ne olur, bunu elbette Samsa da bilmiyordu. Gelecek
    bir yana, şimdi neler oluyor, geçmişte neler olmuş, o bunları da
    bilmiyordu. Bir giysi nasıl giyilir, onu bile bilmiyordu.
    “Her neyse, birkaç gün sonra yine evinize uğrayacağım. Kilidi
    getireceğim ya. Tamir edilebilirse, öyle getiririm; edilemezse bozuk
    haliyle. Bunun için ücret alacağım elbette. O zaman geldiğimde sen
    de burada olursan, birbirimizi yine görürüz. Dünyanın halleri
    hakkında rahatça konuşabilir miyiz, emin değilim ama. Her
    halükârda, annenle babanın yanında önündeki kabarıklığı gizlemen
    iyi olur. Normal insanların dünyasında şeyini apaçık sergilemen pek
    övünülecek bir şey değildir çünkü.”
    Samsa başıyla onayladı. Nasıl yapıp da şeyini insanların
    görmeyeceği şekilde gizleyebileceğini bilmiyordu ama bunu sonra
    düşünebilirdi.
    “Garip, değil mi?” dedi kız düşünceli bir şekilde. “Dünya yerle bir
    edilirken, kilidin kırılmış olmasını dert eden, üstüne üstlük onu tamir
    etmeyi kendine görev edinen insanlar var. Düşününce bu tuhaf bir
    şey. Sen de benim gibi düşünmüyor musun? Ama belki de böylesi
    daha iyidir, aksine doğru olan budur. Dünya yerle bir edilirken bile,
    insanlar bu tür ince işleri görev bilip, vazgeçmeden emek veriyor
    böylece de akıl sağlıklarını koruyabiliyorlardır belki de.”
    Kız yine boynunu büktü ve Samsa’nın yüzüne baktı. Birden bir
    kaşını kaldırdı, sonra ağzını açtı: “Bu arada, gereksiz bir şey belki
    ama, yukarıdaki oda bugüne dek ne için kullanılıyordu? İçinde tek bir
    mobilya bile bulunmayan bir odanın kapısının kilidinin kırılmış
    olmasını ve oraya sağlam bir kilit takmayı annenle baban neden bu
    kadar önemsiyorlar acaba? Ya pencereye öyle sağlam tahtalar
    çakılmış olmasına ne demeli? O odaya bir şey mi hapsetmişlerdi, ne
    dersin?”
    Samsa sustu kaldı. Biri ya da bir şey o odaya hapsedilmişse, bu
    kendisinden başkası değildi. Peki ama acaba neden o odaya
    hapsedilmesi gerekmişti?
    “Neyse, sana bunları sormamın bir anlamı olmasa gerek” dedi kız.
    “Ben artık gideyim. Gecikirsem bizimkiler meraklanır. Sağ salim eve
    varsın, askerler zavallı kambur kızı gözden kaçırsın, içlerinde
    sapıkça düzüşmeyi sevenler olmasın diye dua et, benim için. Bu
    şehrin becerilmiş olması yeter de artar bile.”
    Dua etmek, dedi Samsa. Sapık düzüşmenin ne olduğu, dua
    etmenin nasıl bir şey olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu.
    Sonra kız yine iki büklüm halde, ağır görünen siyah çantasını eline
    alıp kapıdan dışarı çıktı.
    “Seni tekrar görebilecek miyim?” diye son kez sordu Samsa.
    “Birini görmeyi çok istersen, o kişiyi mutlaka yine görürsün” dedi
    kız. Bu kez sesinde birazcık sıcaklık vardı.
    “Kuşlara dikkat et” diye seslendi Gregor Samsa, onun bükülmüş
    sırtının arkasından.
    Kız dönüp başıyla onayladı. Dudağının bir ucu kıvrık duruyordu,
    sanki gülümsüyormuş gibiydi.
    Anahtar ustası kız, iki büklüm vaziyette, arnavutkaldırımlı caddeden
    yürüyüp gözden kayboldu. Samsa, perde aralığından baktı. Kızın
    yürüyüşü garipti ama hızlıydı da. Hareketleri Samsa’nın gözüne çok
    çekici göründü. Sanki fırıldak böceği suyun üzerinde karaya doğru
    süzülüyor gibiydi. Bu yürüme şekli nasıl bakılırsa bakılsın, iki bacak
    üstünde dengesiz bir şekilde yürümekten çok daha doğal ve akla
    yatkındı.
    Kız gözden kayboldu, bir süre sonra Samsa’nın cinsel organı da
    sertliğini kaybetti ve küçüldü. Muazzam kabarıklık göz açıp
    kapayıncaya değin indi. Şimdi bacakları arasında sakin ve tehlikesiz
    bir şekilde, masum bir meyve gibi sarkıyordu organı. Erbezleri
    torbalarının içinde dinleniyordu. Sabahlığının kuşağını düzeltti,
    yemek odasındaki sandalyeye oturdu, soğumuş kahvenin kalanını
    içti.
    Burada yaşayan insanlar bir yere gitmişlerdi. Nasıl insanlardı
    bilmiyordu ama muhtemelen onun ailesiydi bu insanlar. Bir nedenle
    aniden evden çıkıp gitmişler ve bir daha geri dönmemişlerdi. Dünya
    yerle bir olmaktaydı – bunun ne anlama geldiğini bilmiyordu Gregor
    Samsa. Tahmin bile edemiyordu. Yabancı askerler, kontrol noktası,
    tanklar… her şey bir gizemle sarmalanmıştı.
    Bildiği tek şey, kalbinde o kambur kızı yeniden görme isteğinin
    olduğuydu. Çok istiyordu görüşmeyi. Baş başa, yüreğindekileri
    konuşmak istiyordu. Onunla azar azar çözmek istiyordu bu dünyanın
    gizemlerini. Onun sarsılıp silkinerek sutyenini düzeltmesini farklı
    açılardan seyretmek istiyordu. Mümkün olursa da onun bedeninde
    ellerini gezdirmek istiyordu. Tenini, sıcaklığını parmak uçlarında
    hissetmek istiyordu. Ve dünyadaki merdivenleri onunla birlikte inip
    çıkmak istiyordu.
    Onu düşünüp bedenini hatırlayınca, kalbinde bir sıcaklık hissetti. O
    zaman bir balık ya da günebakan olmadığı için sevinç duydu. İki
    ayak üzerinde yürümek, giysi giymek, bıçak ve çatal kullanarak
    yemek yemek, mutlaka çok güç işlerdi. Bu dünyada öğrenmesi
    gereken çok fazla şey vardı. Ancak eğer insan değil de balık ya da
    günebakan olmuş olsaydı, böylesine garip bir yürek sıcaklığını asla
    duyumsayamazdı. Öyle hissetti.
    Samsa, olduğu yerde uzun bir süre gözlerini yumdu. İçindeki
    sıcaklığın, sanki bu sıcaklık bir şenlik ateşiymiş gibi, tek başına
    sessizce keyfini sürdü. Sonra kararlı bir şekilde ayağa kalktı, siyah
    bastonu eline alıp merdivene yöneldi. Tekrar üst kata çıktı, giysilerin
    nasıl doğru giyileceğini öğrenecekti. Bu onun yapması gereken bir
    şeydi.
    Dünya onun öğrenmesini beklemekteydi.

    Duyuru Arşivi

  • Fazla Yağ Göz Çıkarmaz- Duygu Karaca
  • Ali Akgün'ün Akıl ve İman kitabı çıktı.
  • Güvercin Sevdası 3. Baskı Yaptı.
  • Şükür Engel Tanımaz - Hüseyin Küçük
  • Gecenin Yelesi Sıddıka Zeynep Bozkuş
  • Haftanın ÖYKÜSÜ
  • Senaryo Yazarlığı Mektebi
  • Bakmak Dinelemek Okumak söyleşileri Devam Ediyor
  • Osman Kahveci'nin Şiirle düşünmek kitabı çıktı.
  • Esra Ersoy'un Kalır adlı eseri yayınlandı
  • IHLAMUR DERGİSİ 100. SAYIDA
  • Amin Maalouf Türkiyeli okurlarıyla 9 Mart’ta buluşuyor.
  • 21 Kadın 21 Öykü
  • GÜMÜŞHANE'DE YAYINLANAN HERFENE DERGİSİ
  • "EDEBİYATIMIZDA BİSİKLET" KİTABI ARATOS YAYINLARINDAN ÇIKTI
  • HİKAYECİ İMDAT AVŞARIN YENİ KİTABI ÇIKTI
  • KIRMIZI KEDİ YAYINLARI METİN ALTIOK ŞİİR ÖDÜLÜ